Insanlar yeri

her gün bir flood #14.2

2020.11.28 19:14 SnooTomatoes3856 her gün bir flood #14.2

hayatımda okuduğum en mükemmel flood okuyun okutturun. masterpiece...
Sizlerle hayatımda söylediğim en büyük yalanı pylaşmak istiyorum. Anlatacağım hikaye yarım falan değildir. Rahatlıkla okuyabilirsiniz. BÖLÜM 1 2015 yılıydı. Liseyi yeni bitirmiş üniversite sınavına girmiş ama barajı bile geçememiştim. Zaten kimsenin de benden pek bir umudu yoktu. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmamıştım. Annem ev hanımı, babam ise işi olmayan arada bir inşaatlarda amelilik yapan birisiydi. Zar zor geçinir kirayı bile zor öderdik. Birde benden 3 yaş küçük kız kardeşim var. Onun dersleri çok iyiydi. Bu yüzden benden umudu kesmişler, annemle babam bütün umutlarını ona yöneltmişlerdi. Bir gün babam sevinçli bir şekilde eve geldi. Yüzü gülüyordu. Eve gelir gelmez bizi salona çagırtmıştı. Babamın yanına gidip "Ne oldu baba?" diye sordum. Babam da heyecanlı heyecanlı anlatmaya başladı. "Bugün fabrikada kolileri kamyona yüklerken, fabrikanın patronuyla biraz konuştuk ona durumumu anlattım. O da bana Çanakkale'de bir fabrikasının daha olduğunu orada da elaman lazım olduğunu söyledi. Köy yeri olduğundan kiraları çok ucuzmuş hem de temiz hava alırız" dedi. Annem babama "Peki aylık maaşın ne kadar orada geçinebilecek miyiz?" diye sordu. Babam "2000 tl para alacağım. Hem bizim oğlan da işe girer biraz faydası dokunur." dedi. Babam kararlıydı kafası yatmıştı bu işe. Annem de kabul etti. Benim de zaten okulum bitmişti, çalışmaktan başka çarem yoktu. Bir kaç güne bütün eşyalarımızı toplayıp Çanakkale'nin köyünde tuttuğumuz eve taşındık. Yeni evimiz bayağı büyüktü. İlk defa kendime ait bir odam olacaktı. Köy de çok güzeldi. Denizi bile vardı. Bir kaç gün içinde eve yerleştikten sonra babamın bahsettiği fabrikaya gittik.
BÖLÜM 2 Bizi müdürün yanına çıkarttılar. Müdürün odasına girdiğimizde karşısında ayakta bekledik. Bu beni bayağı sinirlendirmişti. Benim için sorun değildi ama babamın öyle müdürün karşısında gariban bir şekilde beklemesi benim zoruma gitmişti. Müdür babam ve beni işe almıştı. Tabi ki de babamın fabrikanın sahibi ile geldiği ufak bir ayrıcılık vardı ama çokta umursanacak bir şey değildi bu. Tam kapıyı açmış dışarı çıkacaktım ki, karşıma çok güzel bir kız çıktı. Ne güzel kız diye geçirdim içimden. Kız yüzüme bile bakmadan müdüre "Baba" diye seslendi. Demek bu kız müdürün kızıydı. Hiç olmassa öğrenmiş olmuştum. Ertesi gün babamla birlikte işe başladık. Bu çalıştığımız fabrika balık fabrikasıydı. Kadınlar balıkları kılçıklarından ayırır benle babam da çöplerini atardık. Böyle çalışırken yanımıza bir tane araba durdu. Eski bir dobloydu. İçinden müdür ve kızı indi. Müdürün kızı direk yanımıza gelerek bana "Ne yapıyorsunuz siz?" diye sordu. Bende kıza "Çöpleri atıyoruz" dedim. Benim yaşımda olan bir kızın karşısında böyle bir vaziyette durmak beni utandırmıştı. Ayağımda çizme üştüm başım balık pisliği. Daha sonra kız babasının yanına giderek "Baba ne pis kokuyorlar, midem bulandı" dedi. Bunu iki kulağımda net bir şekilde duymuştu. Nasıl üzüldüm anlatamam normal şartlarda elimde ki bir kova balık pisliğini kafasına dökerdim ama bu iş babam için çok önemliydi. Belki kızın dediğini duymuştu ama duymamazlıktan geliyordu. Aradan aylar geçti ben ve babam hala balık çöplerini atıyorduk. Mola saati geldiğinde babamla birlikte bahçeye oturup dinlemeye başladık. Yanımıza müdür ve karısı gelerek babamla konuşmaya başladı. Müdürün karısı lafı üniversite sınavına getirdi. Bana bakarak "Sen girmiyor musun. Gerçi girsen de kağıt israfı olur" diyerek gülmeye başladı. Ulan ne biçim insanlardı bunlar. Hiç umursamamış gibi yaparak müdürün karısına "İstesem tam puan alırım o sınavdan sadece yapmak istemiyorum" gibi saçma bir cümle söylemiştim. Babam bir şeyler söylemek istiyordu ama diyemiyordu. Babamın bu huyundan nefret ederdim. Babam yeri gelince başlarım lan işine diyebilecek bir adam değildi. Tamam efendim, olur efendim diyenlerdendi. Müdür bana "Bizim kız bu yıl hukuku düşünüyor, en iyi dershaneye gidiyor" dedi. Bizimle uğraşıyordu bunlar yoksa ben mi öyle zannediyordum. Müdüre bakarak "Ben hiç bir dershaneye gitmeden de sizin kızınızı bu sınavda rahatlıkla geçebilirim" dedim. Müdür bu lafıma kızmış olmalı ki sert bir şekilde "Mola bitti" dedi. Babamla birlikte tekrardan balık çöpü atmaya devam ettik.
BÖLÜM 3 O gece yatağımda yatarken bunlar gibi şerefsizlerin genelde dizilerde olduğunu düşünürdüm ama gerçekte de varlarmış. Kendi kendime düşünürken aklıma bir fikir geldi. Üniversite sınavına daha 1 aydan fazla bir süre vardı. Eğer bu zaman içinde bir kitap alır sıkı çalışırsam gerçekten de kızlarını geçebilirdim. Bunları düşünürken uyuya kalmışım. Sabah babam beni işe uyandırdı. İşe gidip tekrardan çöpleri atmaya başladık. Babama "Baba ben üniversite sınavına hazırlanmak istiyorum. 1 ay kaldı derslere çalışıp adam akıllı bir iş sahibi olabilirim" dedim. Babam biraz düşündü "Sen yapamazsın işine bak" dedi. Ben de "Baba işten çıkıcam bugün" dedim. Babam hiç bir şey demedi. Molaya çıktığımız vakit müdürün odasına giderek "Ben istifa ediyorum" dedim. Müdür de "Ne oldu neden istifa ediyorsun?" diye sordu. Bende "Bir nedeni yok sıkıldım" diyerek odadan çıktım. Üzerimi değişip köyde bulunan bir kırtasiyeye girip üniversiteye hazırlık kitabı aldım. Eve gittiğimde kapıyı annem açtı. Bana şaşırarak baktı "Niye erkenden geldin?" diye sordu. Bende anneme "İşi bıraktım" dedim. Anneme bayağı bir laf anlattıktan sonra odama girip kitabı açtım. Yapacaktım, kararlıydım. Kimse bana inanmıyordu herkesi pişman edecektim. Başladım kitabı okumaya. Aradan 5 6 dakika geçmişti ki çok sıkılmıştım, resmen uykum geliyordu. Bu 1 ay ders çalışmak yerine cebimde ki parayı dışarıda gezerek harcadım. Sınav günü geldiğinde Çanakkale merkeze kadar gitmiştim. Sınavda zorlanıyordum hiç bir şey bilmiyordum ki. Ama matematiğe gelince bilerek öğretmenlerden boş kağıt isteyip duruyordum. Matematiği yapıyormuşum gibi gösteriyordum kendimi. Sürekli kağıt isteyince herkes bana bakar olmuştu, kendilerince zeki çocuk diyorlardı herhalde bana. Oysa ki kağıda soruların aynısını yazıyordum sadece. Sınav bitmiş eve giden otobüse binip kafamı koltuğa iyice yaslayıp düşünmeye başladım. "Annemle babam haklılardı ben yapamazdım bunu. Bana göre değildi. Müdürün kızı beni çok rahat geçerdi." Aradan biraz zaman geçtikten sonra sınav sonuçları açıklandı. Sonucuma bakmama gerek yoktu. Ama ne kadar kötü olabilirdi ki? Merakıma yenik düşüp sınav sonucumu açtığımda ilk girdiğim zamankinden daha da düşüktü. Ne salaktım ben. Keşke müdüre ve karısına sizin kızınızı rahatça geçebilirim demeseydim. Böyle mal mal otururken aklıma bir şey geldi. Öğeyi denetle ne güne duruyordu ki. Bunu ne müdür ne de karısı bilirdi. Hemen öğeyi denetle yaparak aldığım puanı düzelttim. Kendimi dereceye soktum neredeyse. Puanlarımı yükselttikten sonra internet cafeciden kağıda yazıcı ile çıkarttım. Kağıdı alır almaz babamın yanına yani fabrikaya gittim. Fabrikaya geldiğimde müdür karısı ve kızı masada oturmuş konuşuyorlardı. Kızları ağlıyordu. Ne güzel zamanlamaydı. Babam ise biraz arkalarında oturmuş çay içiyordu. Babamın yanına giderek biraz da duyulacak bir şekilde "Baba bak puana derece yapmışım" dedim. Babam elimde ki kağıda bakıyordu ama hiç bir şey anlamıyordu. Normal puanımı bile getirsem babam anlamazdı. Bana bakarak "Afferim oğlum" dedi. Daha sonra müdürün karısı bana seslenerek "Getir bakayım" dedi. Göğsümü kabarta kabarta yanlarına gidip elimde ki kağıdı gösterdim. Kadının yüzü düşmüştü. Kızına bakarak "Bu çocuk bile seni geçmiş" dedi. Hemen araya atladım. "Yalnız ben derece yaptım yani bir çok insanı geçtim. Aslında lys' de girerdim ama gerek yok ondan da yüksek puan alırım benim için önemli olan ygs'di. Oda çok kolaydı. Hiç çalışmadan derece yaptım. Bu sınavda zorlanan boşuna deniyordur." dedim. Bunları söyledikten sonra babamın yanına gittim. İçimde ki o boşluk dolmuştu resmen. Bu son bir kaç hafta güzel geçmişti.
BÖLÜM 4 Sıra da tercih vardı. Bunu da bir şekilde atlattım. Ama üniversite zamanı gelince ne yapacaktım ki? Annemlere yalandan "İstanbul'da bir üniversite kazandım" dedim. Yalan yalanı doğuruyordu sürekli. Artık gerçeği de söyleyemezdim. Boku çıkmıştı yani. Bir gün köyde dolaşırken kendi kendime "Ne yapacağım lan ben" diye söyleniyordum. Birden omzuma biri dokunarak "Napıyon lan" dedi. Bu arkadaşım Sedat'tı. Sedat'la muhabbet ederken bana "Antalya'da bir otelde çalışacağını söyledi." Orada yatıp kalkıp, yiyip içecekti. Birden kafama dank etti. Çok iyiydi. Bende Antalya'ya gidip orada çalişabilirdim. Hemde evdekilere üniversite gidiyordum diyebilirdim. Sedat'a bana da iş ayarlaması için ikna etmiştim. Okulların açılmasına az bir süre olmasına rağmen Annemle babama "Ben gidiyorum artık İstanbul'da ki kyk yurduna gitmem gerekiyor" dedim. Annem ağlamaya başladi babam ise neredeyse cebinde ki bütün parayı vermeye razıydı. Babam bana bakarak "Oğlum kusura bakma sana inanmadık, özür dileriz." dedi. Aşırı kötü olmuştum. Ah bir bilselerdi gerçegi ne derlerdi acaba. Bir kaç gün içinde valizimi toplayıp evdekilerle vedalaştıktan donra Sedat'la birlikte Antalya'nın yolunu tuttuk. Otele geldiğimiz de çok iyi insanlar bizi karşıladı. Bize yatacağımız yeri gösterdiler. Yemek ikram ettiler. Ne yapacağımızı söylediler. Bunlar da çalışanlardı, ve gerçekten de güzel insanlardı. Sedat daha önceden bu işi yaptiğı için otelde belboy olarak çalışıyordu. Ben ise otelin restourant bölümünde komi olarak çalışıyordum. Garsonun arkadasında dolanır, müşterilerin boşlarını toplardım. Aradan aylar geçmiş evdekiler beni arıyor "Okul nasıl gidiyor?" diye soruyorlar. Bana güveniyorlardı. Benim onlara yalan söyleyeceğimi tahmin etmiyorlardı. Bir şekilde durumu idare ediyordum. Babam para göndermek istiyor kabul etmiyordum. Yurtta her şey bedava paraya ihtiyacım olmuyor diyordum. Bir gün restourantın mutfağında yemek yerken beni resepsiyondan çagırdılar. Üstümü başımı düzeltip resepsiyona indim. Resepsiyonda ki adam "Sedat'ı bir yere yolladım şu müşteriyi odasına kadar götür" dedi. Bende kabul ettim. İlk defa birisini odasına götürecektim. Resepsiyona "Kimi götüreceğim" diye sorduğum da bana eliyle "Şu bayanı" dedi. Kadının yanına giderek ögrendiğim bir kaç kelime ingilizce ile "Please, follow me" dedim. Ben bir kaç adım atmıştım ki kadın bana bakarak, gözleri ile elinde ki valizi gösterdi. Doğru ya valizleri biz taşıyorduk. Gidip kadının elinde ki valizi aldım. Valiz ya çok ağırdı ya da ben çok güçsüzdüm. Allah'tan tekerlekleri vardı da götürebiliyordum. Asansöre bindiğimiz de kadının yüzüne baktım. Sanki hayattan bezmiş her an intihar edecek bir tipi vardı. Ama gayette güzel bir kadındı. Hatta çok güzel bir kadındı. Kadın yere bakıyor ben de kadına bakıyordum öylece. 11 kat bu şekilde çıktıktan sonra elimde ki kartı okutup odasına girdik. Odaya girer girmez kadın kendini yatağa attı. Ağzım açık bir şekilde kadına baktım. Elimde ki valizi bir köşeye bıraktım. Odadan tam çıkıyordum ki, kadın seslendi. Yatağın üzerine oturmuş bana bakarak ingilizce bir şeyler söylüyordu. Hiç bir şey anlamıyordum. Kadına bir şey söylemek istiyordum ama konuşmama fırsat bile vermiyordu. Tam o konuşurken odaya Sedat geldi. Sedat'ı görür görmez bi rahatlama gelmişti. Sedat'a "Bu kadın bir şeyler diyor anlamadım, sen konuş ben gidiyorum" dedim. Sedat "Tamam kanka" dedi. Odadan çıkana kadar kadın gözlerini benden ayırmadı. Restoranta çıkıp yine boş işleri yapmaya devam ettim.
BÖLÜM 5 Ertesi gün sabah kahvaltısında çalışırken o kadın geldi. Kahvatısını alıp bir masaya oturup yemeğini yemeye başladı. Yemeğini bitirdikten sonra boş tabaklarını almaya gittim. Tabağı alırken kadın kafasını kaldırıp bana öfkeli bir şekilde baktı. Yanlış bir şey mi yapıyordum, niye böyle bakıyor lan bu kadın? Tuttuğum tabağı bırakıp hemen şefin yanına gittim. Şefin yanına giderken arkama baktığımda kadın kafasını çevirmiş hala bakmaya devam ediyordu. Şefin yanında dururken restorant müdürü beni yanına çağırdı. Müdür bana " Sen bundan sonra gececi olarak çalışacaksın" dedi. Gececi çalışan çocuk vardı. Müdüre "Gececi ne olacak o da gündüze mi geçecek?" diye sordum. Müdür "Onun annesi hastalanmış memleketine gitti. O gelene kadar sen bakacaksın" dedi. Bende kabul ettim. Zaten kabul etmekten başka çarem yok. Mecbur yapacaktım. Hem o kadınıda artık görmek zorunda kalmayacaktım. Gececi olmak güzeldi. Saat 11 olduğunda iş başı yaptım. Sabah 7 ye kadar restorantta boş boş oturacaktım. Çok nadir müşteri gelirdi o da sadece bir kaç yudum içki içindi. Saatler geçmiyordu. Oturmuş barda telefonla oynarken uyumamak için kendimi zor tutuyordum. Saat gece 2 idi. Asansörden bir ses geldi. Kafamı uzatıp baktığımda gelenin bir müşteri olduğunu anladım. Ama asansörün önü karanlık olduğu için müşterinin yüzünü tam göremedim. Yavaş yavaş geldikçe başımdan aşagı kaynar sular döküldü. Gelen kişi odasını gösterdiğim kadındı. Ne işi vardı bu saatte burada? Bara gelip sandalyeye oturdu. Bana bakarak "Beer" demişti. Allah'tan bira istediğini anlamıştım. Kadına birayı verdikten bir kaç dakika sonra telefonum çalmaya başladı. Arayan kişi annemdi. Gecenin 2 sinde niye arıyordu ki? Kadın bana "Open" dedi. Telefonu açmamı istiyordu. Bende telefonu açtım bu saatte arıyorsa belki önemli bir şey olabilirdi. Telefonu açıp kulağıma getirdim "Efendim anne" dedim. Annem "Whatsapp'ta açıktın bende arayayım dedim. Nasıl gidiyor okulun?" diye sordu. Bende yalanlarıma devam ettim. Telefonla konuşurken kadın da bana bakıyordu. Konuşmayı kısa kesip telefonu kapatıp cebime koydum. Kadın elinde ki birayi bırakarak bana "Neden yalan söylüyorsun annene?" diye sordu. Şok olmuştum. Kadın türkçe konuşuyordu. Çok iyi değildi ama konuşuyordu. Kadına şaşkınlıkla bakarak "Türkçe biliyor musunuz, konuştuklarımı anladınız mı?" dedim. Kadın "Evet biliyorum" dedi. Kadına her şeyi anlattım. Bu şekilde yaptığımı ve bu durumun beni buraya getirdiğinden bahsettim. Kadınla resmen sabaha kadar konuştuk. Belki de benim mesaim bitmese konuşmaya devam ederdik. Daha sonra ertesi gün oldu ve kadın yine aynı saatte gelip tekrardan sabaha kadar konuştuk. Bana 28 yaşında olduğunu isminin Isabella ve Amerika'da yaşadığını söyledi. Isabella benden tam 9 yaş büyüktü. Ben 19 yaşındaydım o zamanlar. Gececi çocuk gelmemişti, bende tam 2 ay boyunca gececi olarak çalıştım. Bu 2 ay boyunca Isabella her gece geldi ve sabahlara kadar hep konuştuk. Benim sayemde Türkçesi bile gelişmişti. Normalde bir hafta kalması gerekiyordu ama 2.5 aydır bizim otelde kalıyordu. Sonunda gececi çocuk gelmişti. Müdür beni bu sefer sabah yerine akşama yazmıştı. Artık akşamcı olarak çalışacaktım. İsabella'ya son gececi olarak çalıştıgımda "Gececi çocuk geliyor artık onunla konuşursun" dedim. Bunu diyince sanki biraz üzülmüştü yada ben öyle zannetmiştim.
BÖLÜM 6 2 gün sonra akşamcı olarak çalışırken asansörden Isabella indi. Üzerine o kadar güzel elbise giyinmişti ki gözlerimi alamadım. Kalbim güm güm atmaya, nefesim hızlanmaya ve elim ayağım durduk yere titremeye başlamıştı. Garsonlardan birisi Isabella'dan sipariş almak için yanına gitmişti. Ben de o ara elimde ki boşları mutfağa götürüyordum. Aradan bir kaç dakika geçmişti ki garson yanıma gelerek "Olum masa 4 te ki kadın benim siparişimi o alsın" diyor. Nasıl alacaksın ingilizcen bile yok" dedi. Galiba türkçe konuşabildiğini benden başka bilen yoktu. Garsona "Ben alırım" dedim ve Isabella'nın yanına gittim. Allah'ım ne kadar güzeldi. Ama ben hiç umursamıyormuş gibi yaparak "Akşamları geldiğini bilmiyordum" dedim. Bana "Aslında bugün değişiklik olsun istedim" dedi. Isabella'nın siparişlerini aldıktan sonra servisini de ben yapmıştım. Restourant yemek servisi bitip gececi çocuk gelene kadar oturdu. Masadan kalkıp giderken elinde bir poşet gördüm taşımakta zorlanıyor gibiydi. Şefimize seslenerek ingilizce bir şeyler söyledi. Ardından şef bana seslenerek "Hanımefendinin elinde ki poşeti odasına kadar götür" dedi. Ulan nereden çıktı şimdi poşet, hiç uğraşmak istemiyordum. Gidip Isabella'nın elindeki poşeti alıp odasına kadar götürdüm. Odaya girdiğimiz de poşeti yere bırakıp "İyi geceler" dedim. Arkamı dönüp çıkıyordum ki beni kolumdan tutup yatağa itti. Yatakta öylece kalmıştım. Gidip kapıyı kapatıp arkadasını da kilitledi. Yanıma gelerek "Bunu daha önce yaptın mı?" diye sordu. Anlamıştım ama anlamamazlıktan gelerek "Neyi" dedim. "Sex"dedi. Kocaman gözleriyle gözlerime bakıyordu. Kekeleyerek "Benim gitmem gerek" dedim. Başladı dudaklarımdan öpmeye. Kalbim nasıl atıyordu anlatamam, ve o gece bakirliğimi kaybedip milli olmuştum. Üstelik bizim fabrikada ki müdürün kızından kat ve kat güzel bir kadınla birlikte. Ertesi gün aynı yatakta uyandık. Galiba Isabella'ya aşık olmuştum, kendimden 9 yaş büyük bir kadına. Bir kaç gün sonra beni annem aradı. Bana bağırarak ve ağlamaklı bir sesle "Bize nasıl yalan söylersin. Biz seni okul okuyor sanıyorduk niye bizi kandırdın. Baban birdaha buraya gelmesin benim öyle oğlum yok diyor" dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Ögrendim ki Sedat'la birlikte otelde üzerimde garson kıyafeti varken fotoğraf çekinmiştik bu da instagrama atıyor ve kardeşim görüyor oradan da annem ve babam daha sonra Sedat'a ulaşıyorlar oda her şeyi söylüyor. Bir kaç defa annemle babama ulaşmaya çalıştım ama açmadılar bile telefonu. Daha fazla burada çalısamazdım belki babam buraya gelebilirdi o yüzden çıkmam lazımdı, birikmiş biraz param vardı bana bir süre yeterdi. Müdüre durumu anlatıp çıkmam gerektiğini söyledim. Zaten kış geliyordu işler düşecekti. Sen bilirsin dediler. Valizimi hazırlayıp otelin önüne geldim. Aslında Isabella'ya veda etmek istiyordum, ama yukarı çıkıp yanına gidemezdim. Bir kaç kere aramama rağmen telefonu da açmadı. Valizimle birlikte otelin karşısında oturuken kapıdan Isabella çıktı. Biraz sağa sola bakındıktan sonra beni gördü. Resmen koşarak yanıma geldi ve bana sarıldı. Ağlamaya başladı. Kafasını geri çekip gözlerime bakarak "Neden işi bıraktın, nereye gidiyorsun?" diye sordu. Bende ağlayarak "Bilmiyorum" dedim. Birlikte bir kafeye oturup ona durumu anlattım. Bunun üzerine Isabella "Benimle gel Amerika'ya" dedi. Aslında Amerika'ya gitmek istiyordum bunu hayal etmiştim, araştırmıştım ama bu şekilde gideceğimi hiç düşünmemiştim. Kabul ettim. Isabella'ya aşıktım. Olay nereden nereye gelmişti. Sırf bir ygs puanı olayı nerelere getirmişti. Bana vize aldıktan sonra ilk defa başka bir ülkeye gitmiştim. New york'a ayak bastım. Isabella beni evine getirdiğinde ağzım açık kaldı. Villa gibi bir evi kapısının önünde son model arabalar. Bu arabaların daha kötüsü bile bizim mahalleden geçtiğinde şaşkınlıkla bakardık, şimdi bunlar benim karşımda duruyorlardı.
BÖLÜM 7 SON Aslında buraya gelmemin nedenlerinden biriside Annemle babamın beni merak etmesini istememdi. Özlesinler istedim. Isabella ile evlendikten sonra bana Amerika vatandaşlığı verildi. 3 yıl boyunca burada kaldım. Birde erkek çocuğumuz oldu. Kendimden tam 9 yaş büyük bir kadından, ama bir şey ögrendim. Aşkın yaşı yoktur. Bu zaman boyunca ne annemi ne de babamı bir kere bile aramadım. Bunca zamandan sonra ben karım ve çocuğum birlikte tekrardan ülkeme memleketime döndüm. Sırf annem babam ve kardeşim için. İstanbul'da Isabella'nın üzerine araba kiraladık. En güzel araba olsun istedim. Ehliyetim olmadığı için Çanakkale'nin köy girişine kadar Isabella sürdü. Köye ise ben girdim arabayla. İlk işim fabrikaya gitmek oldu. Hala yerinde duruyordu. Arabayla fabrikanın önüne geldiğimde gözlerim doldu. Hala orada birisi çöpleri atıyordu, bunca zaman babam aynı işi yapıyordu. Arabadan inip babama doğru yaklaştım. Beni fark edememişti. Babama "Kolay gelsin" dedim. Babam arkasını dönüp "Eyvallah çok" dedi ve sustu. Beni tanıdı, onunda gözleri doldu. Koşarak babama sarıldım. O balığın kokusu öyle anı doldurdu ki içimi. Babam başladı sormaya "Sen neden bizi hiç arayıp sormadın polise gittik. Senin Amerika'ya gittiğini söylediler. Ama başka bir şey yapmadılar" dedi. Arabaya doğru el işareti yaparak Isabella'yı çağırdım. Isabella yanımıza kucağında oğlum ile geldi. Oğlumu kucağıma alarak babama "Baba bak torunun" dedim. Babam şaşırarak baktı. 22 yaşında oğlunun evli olması hatta çocuk sahibi olması her insanın başına gelen bir şey değildi sonuçta. Daha sonra müdür ve kızı çıktı piyasaya. Bana "Oooo sen neredesin yahu?" diye konuştu. Kızı arkada ki arabayı üzerimde ki elbiseleri görünce kıskançlığı yüzünden okundu. Aslında bunun olmasını da çok istiyordum. Müdüre bakarak "Babam da istifa ediyor" dedim. Babama "Hadi baba eve gidelim artık çalışmana gerek yok" dedim. Bir şekilde babamı ikna edip eve götürdüm. Evde annem ve kız kardeşim ile özlem giderdim. Herkesin aklında bir soru vardı. Bunca zaman neredeydin ve bu kadın ve çocukta kimdi. Her şeyi tek tek anlattım ama Isabella' nın yaşını 24 diye bahsettim. Hala yalan söyledim. Isabella aslında 31 yaşındaydı ama yaşını hiç göstermiyordu. Bir kaç ay ailemin yanında kaldıktan sonra tekrardan evimize döndük. 6 7 ay sonra tekrardan gitmek istemiştim ama coranavirüs çıktığı için gidemedim. Ama iki gün önce tekrardan annem ve babamın yanındayım. Babama köyde ufak bir dönerci dükkanı açtık ve kendini geçindiriyor. Böylesi onun için daha iyi. Ben Isabella ile tanıştiğımda bana parasından hiç bahsetmedi bu kadar zengin olduğunu bilmiyordum. Ama Isabella bana hiç bir zaman nasıl bu kadar parası olduğundan bahsetmedi. Çok saçma belki ama gerçek bunlar. Bir otelde, birisine aşık olmak çok saçma. Yalanımın sonu buraya geldi. Normalde detaylara girseydim çok uzun olurdu. Malum telefondan yazıyorum. Her neyse siz siz olun yalan söylemeyin.
submitted by SnooTomatoes3856 to akagas [link] [comments]


2020.11.27 19:24 RevolutionaryPrice46 Maksat Okey

Maksat Okey İnternet üzerinde birbirinden farklı yüzlerce okey oynama sitesi bulunmaktadır. Bu sitelerin çoğunda okey oynamak oldukça sıkıcı oluyorken sizleri okey oynamanın en eğlenceli yeri maksatokey.com sitesi ile tanıştıralım. Okeyin her türünün bulunduğu bu okey oynama sitesinde canlı olarak gerçek insanlarla birlikte okey oynama şansını yakalayabiliyorken arkadaşlarınızla birlikte de sitemizde buluşarak okey oynamaya hemen başlaya bilirsiniz. Tamamen ücretsiz ve sınırsız olan okey sitemize siz de giriş yaparak anında okey oynamaya başlayabilirsiniz. Okey oynamaya farklı bir boyut getiren maksat okey ile siz de internete bağlı olabildiğiniz her an her yerde ister web sitemizden, isterseniz de mobil uygulamamızdan okey oynama keyfini yaşayabilirsiniz. Böylelikle okey oynamanın eğlencesini her yerde yaşayabilirsiniz. Canlı okey oynama sitemizle okey arkadaşı bulma derdine de son bularak hemen oynamaya başlayabilirsiniz. İnsanlar sohbet ederek de oyun oynamanın keyfini katlayabilirsiniz.
submitted by RevolutionaryPrice46 to u/RevolutionaryPrice46 [link] [comments]


2020.11.25 16:47 bariscsknr Sıkıntılı günlerimde Oğuz Atay tadında yazdığım notlar...

1. Keşke...

Ben onun ailesi gibiydim. Benimle büyüdü. Güzel, uzun, dalgalı saçları, masmavi gözleri vardı. Teni bembeyazdı, ağzı biraz büyüktü. Şu ten meselesi dedim, bu coğrafyada dedim, bu tende bir insan nasıl olur da çıkar dedim. Doğrusu dedim, garip. Rus falan olsa neyse. Beyaz ten, renkli gözler. Çok şanslıymışım halbuki ama çok küçüktüm o zamanlar.

O da çok küçüktü, çok toydu. Bu kadar karamsar ve içine kapanık biri değildi mesela. Neşesi? Neşesi hiç bitmiyordu. Her daim gülebilirdi, eğlenceliydi. Hayatı severdi o zamanlar. Lakin dünya asık suratlı insanların dünyasıydı. Bunu o zamanlar, çok küçükken fark etmişti. Bir de diyordu, şişman insanlar. Evet, şişman insanlar. Onlar da bu dünyada diyordu, önemliler. Nefret ederdi şişmanlamaktan ama hep şişmanlardı mesela, hep. Gerçekten mi? Bilmem, belki de. O zamanlar çok küçüktük ve dünya için çok hafiftik. Matematik diyorduk, yalan. Biz matematiğe girmiyorduk.

Mesela onun saçma sapan, her şeye gülme huyu vardı. Yani bazen sadece gülmek için gülüyordu. Bu kötü bir şey mi? Bilmem. Sen de hiçbir şeyi bilmiyorsun.

Onun bir şeye güldüğünü düşün, biri çıkardı "neden gülüyorsun?" derdi. Bir sebep gerekmiyordu oysa gülmek için. Küçüktü o zamanlar sadece, gülmek istiyordu, gülüyordu. Ama suçlu hissediyordu bazen, bunlardan dolayı. Bu oyunları diyordu, hep yapıyorlar. Aptal diyordu, neden güldün, neden? Ama gülüyordu yine de. Mutlu muydu peki? Bilmem, belki. Belki de düşünmüyordu o zamanlar, mutlu muyum diye. Yaşıyordu sadece. Dedim ya, küçücüktü o zamanlar.

Bir ay çiçeğini düşün, tan vaktinde güneşe doğru açtığını düşün. Sapsarı, hayat dolu. Düşün, düşünüyor musun? Gülüşü işte, öyleydi. O zamanlar henüz büyümemiştik. Çok toyduk. Yarın mesela diyorduk, ne yaparız? Şunu yaparız, bunu yaparız. Ama hiçbir şey yapmıyorduk, hiçbir şey. Sadece yatıyorduk. O kadar küçüktük ki hiç düşünmüyorduk mesela bunları.

Ama sonra sorular gelmeye başladı. Nasıl sorular? "Ne yapacaksın?" gibi bir soru mesela. "Ne yapacaksın?". Bilmem. Ne yapacağım, bilmem, bilmiyorum. Bu soru diyorum, cevabı çok zor ve biz diyorum çok küçüğüz hala. Ama sorular yine. "Nereye kadar böyle gidecek". Cevap belli, bilmiyorum. Sen de diyordu, hiçbir şeyi bilmiyorsun. Evet, hiçbir şeyi bilmiyorum. Sorular, cevaplarını bilmediğim sorular, bunlar çok zor sorular. Ve ben çok küçüğüm hala.

Sorular arttı. "Ne yapacaksın, nereye kadar böyle gidecek, nasıl yaşayacaksın, çalışmazsan nasıl olacak, hiç mi bir şey yapmak istemiyorsun" Sorular, sadece sorular, cevaplarını bilmediğim sorular.

Peki ne zaman oldu da çok soru sormaya başladı? Acaba ben mi alıştırmıştım ona, yoksa her zaman mı böyleydi? Benim sorularım diyordum, içimle ilgili, benimle ilgili ama diyordum onun soruları. Yoo, hayır! Yoksa... Yok, yok diyordum. Ama kendimi kandırıyordum, gerçeklerden kaçıyordum.

Sonuç olarak, bütün soruları cevapsız bıraktım. Sustum sadece. Bu nedenledir ki, kendisini hep suçlu hissetti. Halbuki cevap belliydi, ben bir çocuktum ve her zaman öyle kalacaktım ama o büyüyordu. Benden nefret ederek büyüyordu. Artık beni hiç sevmiyordu. Dedim ya, benim yanımda büyüdü.

Mesela hiç mi ailenden nefret etmezsin? Bir yerlerde kaybettiysek ve kaybetmeye devam ediyorsak hiç mi ailemizin suçu yok? Aile gerçekten de kader bazen ve asla o kaderi yenemiyorsun. Babalarımız gibiyiz mesela. Nefret ettiğimiz o babalarımız gibi. İşte bu nedenledir ki, o da benden nefret ediyordu artık. Ben büyüttüm onu çünkü. Zehirledim onu ruhumla. Lanetler okudu bana, keşke diyordu hiç tanımasaydım seni, keşke. Haksız da sayılmaz hani. Keşke diyordum, hiç tanımasaydı beni, keşke.

Babalarımızın çaresizliğe düştüğü o anlar gibi, öyle ansızın kalakalıyoruz. Yapacak hiçbir şeyimiz yok. Elimizden hiçbir şey gelmez. Sinir, öfke içimizi yiyip bitirir. Yıkmak gerek her şeyi, yıkmak gerek. Ancak öyle rahatlarız. Babalarımız gibi lanet olsun, aynı babalarımız gibi.

2. Küçük Bir Not

İçimde kocaman ve beni rahatsız eden bir affedilme isteği var. Herkes beni affetsin.

3. Yağmurlu Günler Üzerine

Kuraldır; yağmurlu havalarda pencere açılır. Anayasamızın 1554. maddesine göre; yağmurlu havalarda tüm vatandaşlar penceresini açmak zorundadır. Penceresini açmayan vatandaşlar 10 saat kesintisiz, gerçek yağmur sesi dinleme cezasına çarptırılacaktır.

4. Vatandaşlık Hukukunda Aşk Üzerine

Birilerini sevmem için o kişilerin varlığına ihtiyacım yok. Hatta yoklarken daha çok seviyorum onları. Çünkü varlıkları çoğu zaman sorun yaratıyor.

Anayasamızın 3276 numaralı kanununa göre; Vatandaşlarımızın aşka dönüşebilecek sosyal, duygusal, insani ilişkiler kurması yasaklanmıştır. Aşk, Toplumumuzun örf ve yasalarına terstir. Bu sebeple Birey; ego, tahakküm, itaat etme ve bilumum aşağılık insan zaaflarından kurtulmak zorundadır.
Vatandaşlarımız, birbirleri ile uzaktan bakışarak ya da en iyi ihtimalle koklaşarak, sadece yaşamsal popülasyon için cinsel İhtiyaçlarını gidermek amacıyla tensel münasebet kurabilirler. Bu münasebet; giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşmalıdır. Ön sevişme yapılması tehlikeli ve yasaktır.
Bireyin, diğer Bireyle arasında olan münasebet; mümkünse anlaşmalı olmalı ya da yazılı bir akde dayanmalıdır. bu akit 15 dakikayı geçmemelidir.
Yukarıda belirtilen durumlar haricinde münasebet kuran Bireyler, hadım edilecektir. Hadım edilen Bireylerin sosyal, duygusal, insani ilişkiler kurmasında herhangi bir sakınca yoktur. Onlar pozitif ayrımcılığa uğramakta ve Toplumumuzda fasulyeden sayılmaktadır.
Yaşasın Topluluğumuz !

5. Yüce Hiçlik Ve Boşluğun Mutlak Varlıkları Üzerine

Burada olan her şey Boşluğa aittir. Üretilmiş ve üretilmekte olan her şey de Boşluğun bir parçasıdır. Bu üretimin bir yerinde var olan her şey de, Boşluğa ait olan her şeydir. Boşluk; var olandır, esastır ve de var edenin bir parçasıdır ve var edenin varlığı mutlaktır.
Boşluk, Toplumumuzu var eden Yüce Hiçliğin, İnsanlığımıza sunduğu bir varoluş savaşıdır ki Hiçliğin, İnsanlığa verdiği temel görev de tam olarak budur.
İnsan Hiçken ve Boşluk küçücükken, Hiçlik ve Boşluk toplumumuza egemen değildi. İnsan, Boşluğu doldurmaya çalıştıkça, Boşluk büyüdü ve İnsan, Hiçliğin yüce erdeminin farkına vardı.
Ve Hiçlik dedi ki: "Ey İnsan! Sen, Boşluğun bir parçasısın. Senin görevin bunu doldurmaktır ama bilmelisin ki en büyük günahın da budur. Sen Boşluğu doldurmaya çalıştıkça, Boşluk daha da büyüyecek ve Ben, bu Boşluğu var eden Hiçlik, İnsanlık bu görevi yerine getirdikçe, daha da güçleneceğim ve yüce erdemlerim tüm İnsanlığa egemen olacak. Sen Boşluğu doldurdukça, benim Hiçliğim büyüyecek."
Ve İnsanlık kabul etti bu buyruğu. Hiçliğin yüce erdemlerinin yanında, kendi zayıflığına ve saflığına üzüldü. Kendini, Boşluğun bir parçası olan Yüce Toplumumuza adadı.
Toplumumuz, Yüce Hiçliğin kudreti sayesinde gelişmemekte ve olduğu yerde saymaktadır. Bu sayede İnsanlığın, ne yaparsa yapsın ulaşacağı nokta olan Boşluğu, Toplumumuzda egemen kılmıştır. Birey, bu ilke doğrultusunda olduğu yerde saymakta, ileri gitmemekte ve ruhsal sıkıntılar yaşamamaktadır.
Boşlukları doldurmak günahtır ve bireyin, kendine yaptığı en büyük kötülüktür. Topluluğumuzda bu eylem yasaklanmıştır.

6. Topluluğun Vatandaşlığı Üzerine

Sığınma ve/veya vatandaşlık talep eden bireyler için belirtmek gerekir ki; Toplumumuzda bu işlerle uğraşacak herhangi bir bürokrasi mevcut değildir. Vatandaşlık, Toplumumuz için soyut bir kavramdır. Görülemez, tutulamaz, sayılamaz ve ölçülemezdir. Herhangi bir coğrafyada yaşayan, herhangi bir birey; kendini Topluluğumuza ait hissediyorsa, Topluluk bu kişiyi anında vatandaşı olarak kabul etmekte, sayıp, sevmekte, okşayıp, büyütmektedir. Topluluk bu konuda çok merhametlidir ve herkesi kabul etmektedir.

Ancak yaşadığımız Topluluk belirli bir coğrafya üzerinde bulunmamakta, birçok coğrafya üzerinde, irili ufaklı beyliklerden meydana gelmektedir. Bu beylikler, binlerce ülke üzerindeki, milyarlarca evlerden birinin içinde olabilir ya da hiç olmayabilir de. Vatandaşlarımızın bile Topluluğumuzdan haberleri yoktur. Hiç görmemişlerdir veya bir araya gelmemişlerdir.

Gel gelelim, Topluluk işgal altında bir sömürgedir, vatandaşlarımız da birer esirdir. Bu nedenle, Topluluğa dahil olmak isteyen bireyin, kendi özgürlüğünden vazgeçme zorunluluğu vardır. Topluluğun vatandaşlığı esirlikten ibarettir ve bireyin özgürlüğü tehlikeli ve yasaktır. Vatandaşlarımızın, başka ülkelerin tahakkümü altında yaşaması mecburidir. Bu mecburiyet, Topluluğumuzun en önemli özelliği ve en katı kuralıdır. Toplumumuzu yöneten Erk, özgürlük mücadelesi vermek için oldukça zayıf, güçsüz ve bıkkındır. Zaten Erk'imizin kendisi de özgür değildir ve özgürlük diye bir derdi de yoktur. Özgürlük; Erk için bir sorun ve her şeyin sonu anlamına gelmektedir. Bundandır ki özgürlüğü yasaklamıştır.

Kanunumuzda özgürlük, vatandaşın bireysel sorunudur ve sorumluluk tamamıyla bireye aittir. Fakat şunu belirtmek gerekir ki, özgürlüğünü kazanmış olan birey, doğal olarak vatandaşlıktan atılacak, sürgüne gönderilecek ve hatta vatan haini ilan edilecektir.

7. Vatandaşlık Görevi Üzerine

Tüm vatandaşlarımızın, bir şeye ait olma zorunluluğu vardır. Bu aidiyet bireyi kahretse de, vatandaşlık görevidir. Birey; bir şeye ait doğmalı, sömürülmeli, çürümeli ve ölmelidir. Bireyin varlığı her zaman başka varlıkların (ülke, ordu, eğitim, aile vb.), varlığı içindir. Topluluğumuzun ant içtiği yemin budur. Bireyin, kendi varlığı üzerine söz söyleme, fikir beyan etme hakkı yoktur. Cezası ölümdür.
Yargılama, var olmayan kurullar üzerinden yapılacak ve kararı sadece yöneten Erk verebilecektir. Her karar kendi içinde gizlidir. Vatandaşa bildirme zorunluluğu yoktur. Bu yaptırımların hepsi, geçerli bir soyutun farklı parçalarıdır ve aksini düşünmek yasaktır. Birey, bu yaptırımları yaşayarak görecek ve gerçekliğinin farkına bir gün, elbet varacaktır. O gün geldiğinde birey, çoktan ölmüş olduğunu anlayacak ve Topluluğun gerçekliğini hissedecektir. Topluluğun, merhameti büyük ancak gazabı acıdır. Tüm vatandaşlarımız bunu bir gün deneyimleyecek ve Topluluğa ait oldukları için lanetler okuyacaklardır.

8. Vatandaşlığın Olmak İstediği Yer Üzerine

Vatandaşlarımız, oldukları yerden ilerideydi ya da olmak istedikleri yerden geri. Ortalarda bir yerdeydi, ileri geri gitmekteydi. Vatandaşlarımız küçücüktü, ufacıktı, top oynadı, acıktı.

Vatandaşlarımızın hareketi bir suyun akışından farksızdı. Dar bir düzlemde, aşağıya doğruydu. Onlar için yön diye bir şey yoktu. Gittikleri yol ola ki sağa sola ayrılsa, yine de düz gitmek zorundaydılar. Karşılarına kocaman bir kaya parçası çıksa, ona çarpıp ölmek dışında başka bir seçenekleri yoktu. Onlar için hareket, aşağıya doğru yuvarlanmaktan başka bir şey değildi. Çünkü Topluluk, dev bir yokuş üzerinde yer almaktaydı. Bu yokuş, gözle görülemeyecek kadar dikti ve çok büyük bir coğrafyaya yayılmıştı. Ayrıca zemini de çok kaygandı. Vatandaşlarımız, bu yokuş üzerinde 90 derecelik acı ile dik duramamakta, zemin üzerinde sürekli aşağıya doğru yuvarlanmaktaydı. Ayrıca vatandaşlarımızın bacakları, böyle zor yokuşlar için oldukça dayanıksız ve zayıftı. Vatandaşlarımızın sürekli yokuş aşağı hareket etmesinin bir diğer nedeni de rivayete göre; Topluluğa ait olan bireyler, kendilerine en yakın olan diğer bireylerden kaçmak istemekteydi. Aynı zamanda da en uzak olan bireye ulaşmayı arzulamaktaydı. Bu istek ve arzuları nedeniyle Vatandaşlarımız, sürü halinde tek bir yöne doğru ilerlemekte ama aslında hiçbir yere gidememekteydi.

Vatandaşlarımız kaçmak istediği yerden kaçamıyor, olmak istediği yere de ulaşamıyordu. Bu sebeple Vatandaşlarımız; sürekli aşağı doğru yuvarlanıyor ama hiç bir yere varamıyordu. Dev kayalara çarpıp ölüyor ve asla bir araya gelemiyorlardı. Ne oldukları yeri terk edebiliyor ne de olmak istedikleri yere gidebiliyorlardı. Dediğimiz gibi; Vatandaşlarımız ortalarda bir yerdeydiler, ileri geri gitmekteydiler, küçücüktüler, ufacıktılar, top oynadı ve acıktılar.

9. Vatandaşlarımızın Hastalığı Üzerine

Vatandaşlarımızın karantinaya alınması gerekmektedir. Çünkü Vatandaşlarımız hastadır, sağlıklı değillerdir. Onlar doğarken hasta doğmuşlardır. Ama lanet olsun ki, yine de doğmuşlardır. Ve bu hastalık ile yaşamaya mecburdular. Ayrıca bu hastalık bulaşıcıydı.
Vatandaşlarımıza kimsenin bulaşmaması gerekmektedir. Aynı zamanda Vatandaşlarımızın da kimseye bulaşmaması gerekmektedir. Kısacası, kimsenin kimseye bulaşmaması gerekmektedir. Bulaşmak kötü ve zararlıdır. Bu yüzden yasaklanmıştır.
Bu Vatandaşlarımızın çok hoşuna gidecektir ve size hemencecik kuyruk sallamaya başlayacaklardır. Ancak siz yine de onlara kanmayınız. Ola ki bir aptallık yapıp yanlarına yaklaştınız ve başlarını okşamaya kalktınız, o zaman sizi hemencecik ısırıvereceklerdir.
Önce biraz hırlayacaklar, hır hır yapacaklardır. Sonra biraz havlayacaklar, hav hav yapacaklardır. En sonunda da, eğer hala gitmediyseniz sizi hemencecik ısırıvereceklerdir. Çünkü Vatandaşlarımız birer kuduzdur ve aşıları da tam değildir. Hırlayıp, ısırmaları da bu nedenledir. Onlara tasma da takamazsınız, çünkü tasmadan da nefret ediyordur onlar.
Siz en iyisi onlara hiç bulaşmayınız, sadece uzaktan tatlı tatlı süzünüz onları. Bu Vatandaşlarımızın çok hoşuna gidecektir.
Zaten Vatandaşlarımız barınaklarda hayatlarını idame ettirmekte ve oranın şartlarına göre yaşamaktadırlar. Onlar sabah erken kalkıp işe gidiyorlar, akşam barınaklara geç gelip bayat ekmeklerle şişmanlıyorlar. İğrençtir Vatandaşlarımızın hayatları.
Siz hiç bulaşmayınız onlara, sadece uzaktan süzün onları. Bu bile fazladır onlara.

10. Vatandaşlarımızın Lisanı Üzerine

Vatandaşlarımızın kurduğu cümleler hep eksikti. Üstüne üstlük Vatandaşlarımızın söyleyeceği o kadar çok şey vardı ki...

Anayasamızın maddelerinin bu kadar çok olmasının sebebi de buydu. Başlangıçta anayasamızda sadece özgürlük yasaktı. Lakin Erk'imiz eksiklik hissetti ve ekledi: Birey ait olmalı. Bu eksiklik hiç bitmedi ve yine ekledi: Aşk yasaklandı. Sonra bir daha ekledi: Boşluk mutlaktır ve ebedi olmalıdır. Sonra bir daha ekledi ve bir daha ekledi. Böylece anayasamız sonsuz sayıda maddeyi içinde barındırdı.
Vatandaşlarımız, doğası gereği akıllarına gelen ilk şeyi söylemekte ve bu nedenle de sürekli yanlış anlaşılmaktaydı. Vatandaşlarımız, söyledikleri şeyler üzerine sürekli açıklama yapmak zorundaydı. Fakat yine de demek istedikleri şey tam olarak anlaşılamıyor, bu nedenle de büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor ve derin bir utanç ve pişmanlık içerisinde kahroluyorlardı.

Vatandaşlarımızın kullandığı kelimeler, saçma kelimelerdi. Bu kelimeler bir araya getirildiğinde tam bir anlam ortaya çıkmıyordu. Gel gelelim, bu kelimelerin anlamını Vatandaşlarımız bile bilmiyordu. Çünkü konuştukları dil, yaşadıkları coğrafyada yasaklanmış ve unutulmaya yüz tutmuştu. Bu nedenledir ki Vatandaşlarımız konuşma yetisini kaybetmek üzereydiler. Vatandaşlarımız yalnız kendileriyle konuşmaktaydı. Çünkü Sahipler meşgul, yoğun ve önemli kişilerdi. Ayrıca Vatandaşlarımızı anlamak için yeterli vakitleri de yoktu. Bu nedenle Vatandaşlarımız, müthiş bir yalnızlık içerisinde kendileri ile konuşuyor ama onunla da arası hep kötüye gidiyordu.

Vatandaşlarımızın aklı kötü, kalbi karaydı. Kullandığı kelimeler tehlikeli, kuracağı cümleler yasaktı. Fakat Vatandaşlarımız çok masum ve zararsızdı. Onlar, bir karıncayı bile incitemezdi. Vatandaşlarımızın en büyük zararı kendineydi. Onlar acı çekmekteydi. Acı içerisinde büyümekteydi. Bundan dolayıdır ki, çok yazıktı onlara.

Vatandaş; önceden, henüz bir Bireyken, Topluluk daha yokken, yalnızlık içerisinde, tehlikeli düşünceler ile kendini zehirliyordu. Erk'imiz, Bireyin bu zayıflığını gördü ve onu yanına aldı. Sayıp, sevdi, okşayıp, besledi. Bireyi büyütüp, Vatandaşı eyledi. Bir yasa çıkardı ve ona dedi ki: "Vatandaşlarımızın uzun cümleler kurması yasaklanmıştır. Vatandaşlarımızın en büyük silahı kurduğu cümlelerdir. Lakin bu silahı kendine doğrultmuştur. Çünkü Vatandaşlarımız yalnızdır ve Sahipler kurulan cümleleri anlamamaktadır. Bu nedenle Vatandaşlarımızın kısa cümleler kurması emredilmiştir. Bireyin, Toplulukta kendini var edebilmesi için bu yasa hayati bir öneme sahiptir. Ayrıca Topluluğumuzun sosyal hayatı da buna bağlıdır. Uzun cümleler, Topluluktaki Bireyler arasında yabancılaşma yaratmaktadır. Toplulukta herkes aynı dili konuşmak zorundadır. Bu dil kısa ve sade olmalıdır. Ayrıca herhangi bir duygu ve düşünceyi içerisinde barındırmamalıdır. Bu nedenle Vatandaşın kullanabileceği kelimeler anayasamızda ayrıntılı bir şekilde belirlenmiştir. Bireyin anayasada belirlenen kelimeler dışında başka kelimeleri kullanması yasaklanmıştır. Ola ki Birey, belirlenen kelimeler haricinde, duygu ve düşünceyi barındıran, uzun cümleler kuracak olsun; tez zamanda bitkisel hayata gönderilecek, fişi çekilecek, dinimiz gereğince toprağa gömülecektir."
submitted by bariscsknr to KGBTR [link] [comments]


2020.11.23 18:37 DiyetisyenTugbaYprk Protein Ağırlıklı Diyet

Protein Ağırlıklı Diyet
Protein ağırlıklı diyet ve düşük karbonhidratlı diyet hızlı kilo vermek, kas yapmaya yönelik diyetlerdir. Protein ağılıklı diyetler proteinlerin yüksek termojenik (besinlerin sindirimi için harcanan enerji) etkisinden faydalanır. Karbonhidrat ve yağların termojenik etkisi %7 iken proteinlerin %30 dur. Ayrıca proteinlerin sindirimi uzun sürdüğü için kişileri fazlasıyla tok tuttuğu için çok fazla tercih edilen bir programlardır.
Protein Diyeti Nedir ?
Kişinin günlük aldığı kalori miktarı yeterli ise kişi ideal kilosuna yaklaşır ve orada kalır. Alınan kalori miktarının çok olduğu durumlarda ise kişi süreç içerisinde şişmanlamaya başlar. Yani fazla kalori alımı şişmanlamanın arkasında yatan sebeptir. Kaloriyi almak için çeşitli kaynaklar kullanılırız. Yağlar, proteinler ve karbonhidratlar başlıca kalori kaynağıdır. Bunların insan beslenmesi içindeki yeri genelde üçe birdir. Yani günlük beslenme miktarının tamamı bu üç kalori kaynağı arasında bölünmüştür. Karbonhidratların fazla alınması halinde kan şekeri çok hızlı yükselir. Sebebi, bağırsak tarafından çok daha kolay parçalanmalarıdır. Birbirini destekleyen bir süreç sonunda da karbonhidratla beslenen kişiler aşırı kilolu olmaktadır.
Yani protein diyetinden bahis açılırsa mutlaka kısa süreli bir uygulama söz konusudur. Kısa sürede yoğun olarak uygulanıyor olmasından dolayı, metabolizmayı hızlıca tersine çevirebilir. Bu tersine çevirme durumuna metabolizma şoku adı verilmektedir. Diyetler genelde iki hafta ile bir ay arasında uygulanırken metabolizma şokundan dolayı kilo verme üç ay kadar sürebilmektedir.
Protein diyetlerinde karbonhidrat tüketimi ya tamamen kesilir ya da çok düşük seviyelere indirgenir. Kişi günlük kalori ihtiyacının tamamını proteinlerden elde etmeye başlar. Protein tüketiminin fazla olması da kan şekerinin daha kontrollü olmasını sağlar. Tüm bunların sonucu olarak da kişi hızla kilo verir.
Kısa ve orta vadeli fayda – maliyet grafiğine göre protein diyetleri bulunmaz nimettir. Uygulanan protein diyetleri sonucunda iki haftalık sürede 10 kilo verilmesi dahi mümkündür. Bu sebepten ötürü, özellikle yaz aylarına girerken bikini ve mayo giymek isteyen insanlar tarafından sıkça başvurulmaktadır. Ayrıca obezitenin sınırında olan insanlar tarafından da son bir kurtuluş yolu olarak denenmektedir. Meşhur Karatay diyeti protein diyetleri arasında sayılmaktadır. Dukan diyeti, taş devri diyeti de protein diyetleri olarak gösterilebilir. Genel olarak uygulama süreleri ve mantıkları birazcık değişse de temelde hepsi protein ağırlıklı beslenmeyi teşvik eden diyet türleridir.
Protein Diyeti Neden Kilo Verdiren Bir Diyettir ?
Karbonhidratlar, sahip oldukları kalorileri kana karıştırmak konusunda da oldukça başarılıdırlar. Yani karbonhidrat tüketimi olduğunda bağırsaklardaki hücreler kaloriyi kolayca kana karıştırılabilir. Bu durum sonucunda da hücrelere anlık olarak enerji yüklemesi yapılabilir. İnsülin direnci gelişir ve diyabet riski artar. İnsülin direncinin gelişmesiyle beraber kandaki karbonhidrat parçaları yağa dönüştürülerek vücutta saklanır. Bu durum da kilo alımının başlıca sebebidir.

İşte protein diyetlerinin müdahale ettiği temel unsur tam olarak budur. Bağırsaklara gönderilen karbonhidrat tüketimin kısılması ile tamamen ortadan kaldırılır. Yerine protein ağırlıklı, yağdan yoksun gıdalar tüketilerek enerjinin proteinlerden alınması sağlanır.
Protein diyetlerinin kilo verdiriyor olmasının altında yatan temel sebep budur. Metabolizma şokunun başarılı şekilde gerçekleştirilmesinden sonra ise karbonhidrat tekrar öğünlere dahil edilerek vücut toparlanır. Kişi protein diyetini takip eden süreçte sağlıklı şekilde beslenmeye başlarsa tekrar kilo almaz.
Protein Ağırlıklı Diyet ile Kaç Kilo Verilir?
Yalnızca protein içerikli beslenme düzenini sağlayan protein ağırlıklı diyet programları kısa süre içerisinde istenilen yağ yakımını sağlamaktadır. Protein ağırlıklı diyet listeleri sayesinde vücuttaki kas oranı çoğalır ve bununla birlikte vücudun yağ yakımı aktif hale gelir. Böylelikle hem kısa sürede kilo verebilir hem de sağlık sıkıntıları yaşamazsınız. Protein ağırlıklı beslenmenin yaratacağı tokluk hissi ile ani acıkmalar ve tatlı krizleri gibi kilo kontrolünüzü zorlayacak durumlar ile karşılaşmazsınız. Bu şekilde hedeflediğiniz kiloya kısa sürede ulaşmanız mümkündür.
Protein ağırlıklı besinlerin sindirimi oldukça uzun sürer. Bu şekilde uzun süre hissetmediğiniz açlık hissi ile metabolizma hızınız da artar. Protein diyeti ile vücutta birikmiş yağların enerjiye çevrilmesi sağlanır ve bu şekilde kısa sürede yağ kaybı gerçekleşir. Ayrıca verdiğiniz kilolar kas kütlenizden değil yağdan olacaktır.
Birçok diyet listesinde yaşanan halsizlik ve yorgunluk gibi sebepler diyetlerin kısa sürede bırakılmasına sebep olur. Protein diyeti sağladığı enerji düzeyi ile bu problemin önüne geçecektir.
Protein Ağırlıklı Diyet Nasıl Yapılır?
Sadece 3 günlük uygulanan bir protein diyeti ile oldukça rahat kilo verilir. Ancak daha uzun protein diyet programı da bulunmaktadır. İçinde et, yumurta, süt, peynir ve yoğurt gibi önemli besinler bulunur. Ancak önemli nokta şu ki bu diyette hiç şeker tüketilmez. Sadece proteine bağlı kalınır. Bu diyet programı vücut sağlığı için de önem taşır. Bir yandan kilo verirken öte yandan kas ve kemikleriniz gelişim gösterir.
Protein diyeti günlük olarak sabah, öğle ve akşam olarak üçe ayrılır. Fakat ara öğünleri de vardır. Kahvaltıda yulaf, yumurta ve bol yeşillik yenir. Çayda şekersiz içilir. Öğlen ise yağsız bir kıymadan yapılmış köfte yanında bol salata ile yenir. Akşam ise 1 kâse sebze çorbası ile birlikte bol yeşillikli salata tüketilir. Böylece daha sağlıklı bir beslenme ile de tanışmış olursunuz.
Protein Diyeti Metabolizmayı Nasıl Etkiler ?
• Protein diyetleri, karbonhidrat alımını sıfırlar. Karbonhidrat yerine protein alındığında, gram başına tokluk hissi yine karbonhidrat ile aynı olmakla beraber alınan kalori miktarı daha düşüktür. İlk avantaj bu noktada sağlanır.
• Vücudun kan şekeri tokluk hissine göre düzenlendiğinden dolayı kişi daha az kalori alıyor olmasına rağmen tekrar acıkmaz.
• Vücuda giren protein yağ yakım sürecinin başlamasına sebep olur. Kaloriyi tamamlamak isteyen vücut, depolanan yağları ve karbonhidratı yakmaya başlar. İlk aşamada karbonhidratlar yakılır. İlk beş gün içerisinde tüm karbonhidrat yakılır. Yakılan karbonhidratın tuttuğu su da vücuttan atılır. Yani protein diyetlerinde ilk üç – beş günde verilen kiloların temel sebebi tutulan suyun atılmasıdır. Sonrasında ise yağ dokuları yakılmaya başlar. Bölgesel birikmeler giderilir, uzun vadede kişi ideal kilosuna kavuşur.

Protein Ağırlıklı Diyetin Mantığı
Protein tüketiminin yoğunlaştırılması üzerine farklı felsefeler üzerinden kurgulanmış onlarca diyet türü bulunmaktadır. Dukan diyeti, Karatay diyeti, Atkins diyeti bu diyetlere örnek olarak verilebilir ki isimlerinden de anlaşılacağı üzere en çok bilinen diyetlerin neredeyse tamamı protein diyetleridir.
Protein diyetlerinin temelinde hep aynı mantık yatar: protein tüketiminin kısa süreliğine artırılması, karbonhidrat tüketiminin ise yine kısa süreliğine tamamen kesilmesi. Diyet türlerinin farklılaşmasının sebebi ise probleme yaklaşma tarzları ile alakalıdır. Yani birbirinden farklı onlarca farklı çeşitte protein diyetinin olmasının sebebi, protein tüketimin nasıl ve ne zaman artırılacağı; nasıl ve ne zaman kesileceğidir. İşte bu noktada protein diyetlerinde izin verilen ve yasaklanan besinler devreye girmektedir. İzin verilen besinlerin tamamında protein baskındır. Ayrıca proteine bir miktar hayvansal ve bitkisel yağ eşlik edebilir. Yasak olan besinlerin tamamında ise sağlıklı olmayan yağlar ve karbonhidrat hakimdir. Süreç içerisinde izin verilen karbonhidratların ise kana karışma hızı düşüktür.
Protein Ağırlıklı Beslenmenin Faydaları
• Protein ağırlıklı diyet uygulayarak vücut kas kütlesi geliştirilir. Bu sayede verilen kiloların tekrar geri alınması gibi bir problem ile karşılaşılmaz.
• Protein ağırlıklı diyet içerisinde belirlenen besinlerin enerji miktarı oldukça yüksektir. Böylece diyeti uygulayan kişiler yorgunluk yaşamaz ve gün içerisinde ki rutinlerine kolaylıkla devam edebilir.
• 3 günde 3 kilo vermeyi vaat eden protein ağırlıklı diyet, büyük bir motivasyon kaynağı sağlamaktadır.
• Motivasyon diyet sürecini olumlu etkileyen konulardan biridir. Yeterli motivasyon ve inançla sürdürülen diyetler çok daha kısa süre içerisinde etkilerini gösterir.
• Protein ağırlıklı diyet ile zayıflayanlar kilo kaybını kas kütlesinden değil yağ kütlesinden yaşar. Bu sayede verilen kilolar hem sağlıklı bir zayıflamayı sağlar hem de tekrar kilo almayı engeller. Bu özelliğiyle de en sık tercih edilen diyet programlarından biri haline gelmiştir.
• Protein ağırlıklı diyet listesinin içerisinde ki besinler protein açısından yüksek olduğu kadar glisemik endeksi düşük gıdalardır. Bu şekilde uzun süre tokluk hissi sağlanır ve sağlıksız beslenmenin önüne geçilir. Diyet programlarının uygulanmasında açlık hissinin yaşanmaması kolaylık sağlayan etmenlerden biridir.
• Protein ağırlıklı diyet içerisinde yer alan proteinlerin sindiriminde, karbonhidrat ve yağa oranla iki kat daha fazla enerji harcanması gerekir. Bu bakımdan protein ağırlıklı beslenerek vücudun çok daha fazla kalori yakılması sağlanır.
• Kas kütlesi kazanmak isteyen birçok kişi gerekli egzersiz hareketleri ve amino asitten zengin diyet programını dengeleyerek istediği vücut şeklini elde edebilir.
Protein Ağırlıklı Diyetlerde Tüketilmesi Gereken Besinler Nelerdir?

Protein diyetlerinde izin verilen besinleri şu şekilde sıralayabiliriz:
• Yumurta tüm protein diyeti listelerinin değişmezidir. Özellikle organik olan, köy tavukları tarafından, fabrikasyon olmayacak şekilde üretilen yumurtalar çok değerlidir. Diyetlerde fabrikasyon olmayan, antibiyotik ile beslenmemiş tavukların yumurtalarını tercih etmek oldukça faydalı olacaktır. Ayrıca iki parçadan oluşuyor olması da yağ tüketimini engellemek isteyenler için avantajdır. Yağ alımına sınır konulan diyetlerde yumurtanın beyazının tüketilmesi protein ihtiyacının karşılanması için yeterlidir.

• Kırmızı et protein kaynakları arasında en fazla proteine sahip olan besindir. Kırmızı et kaynakları olarak inekleri, koyunları, keçileri, kuzuları, koçları vs. sayabiliriz. Yani birçok küçük ve büyükbaş hayvan kırmızı et kaynağıdır. Diyetlerin olmazsa olmaz parçası kırmızı ettir. Bu sebepten ötürü birçok vejetaryen ya da vegan protein diyetlerini uygulayamamaktadır. Tüketilecek kırmızı etin özellikle yağsız taraflardan seçilmesinde fayda vardır. Tüketim esnasında bağırsak fonksiyonlarını korumak amacıyla marinasyon işlemi uygulanabilir.

• Kırmızı etin pahalı bir protein kaynağı olmasından dolayı farklı arayışlar içine girilmiştir. Bu arayışların sonucu olarak da tavuk eti bulunmuştur. Özellikle fabrikasyon olmayan, organik şekilde yetişmiş tavukların eti protein açısından çok zengindir. Yağ tüketiminin sınırlandığı diyetlerde tüketilecek yağsız tavuk göğsü sayesinde protein alımı sorunsuzca sürdürülecektir.
• Deniz balıklarının tüketilmesi de protein ihtiyacının karşılanması açısından yeterlidir. Özellikle kaliteli protein alınmak istendiğinde denizde, organik şekilde yetişmiş balıklar tercih edilmelidir. Çeşitli aminoasitlerin alınması için de balık tüketimi yapılabilir.
• Fasulye bir diğer protein kaynağıdır. Özellikle yeşil fasulye tüketimi sonucunda vücudun protein ihtiyacı belli oranda karşılanabilir.

• Vejetaryen ve veganların protein diyeti yapabilmesini sağlayan besin soyadır. Yüksek miktarda protein içermesinden dolayı her türlü protein diyetinde sıklıkla kullanılabilir.
• Laktoz intoleransı olmayanlar için yağsız inek sütü de ciddi bir protein kaynağıdır. Ayrıca içerdiği kalsiyum sayesinde kemikler de güçlendirilir.
• Kavrulmamış kuruyemişler protein ihtiyacını karşılamak amacıyla kullanılabilir. Özellikle ara öğün içeren diyetlerde kuruyemişler oldukça önemli besin kaynaklarıdır.
• Sakatat tüketimi de proteini karşılamak için önerilen yollardandır. Özellikle ciğer ve dil tüketimi ile günlük protein ihtiyacının tamamı karşılanabilir. Tüketilen ciğerin kümes hayvanı ciğeri olması sorun oluşturmaz.
• Ayrıca bitki çayları, bol su tüketimi, kahve tüketimi de önerilmektedir.

Protein Ağırlıklı Diyetlerde Tüketilmemesi Gereken Besinler
Protein diyetlerinin temelinde yatan felsefeden dolayı karbonhidrat tüketimi sınırlıdır. Bu yüzden protein diyetlerinin başlangıcında karbonhidrat tüketimi yasaktır. İkinci haftadan itibaren yavaş yavaş karbonhidratlar da tüketilebilir. Listenin ayrıntılarına ve diyetin türüne göre değişebilen bu tüketime rağmen ilk haftada kesinlikle tüketilmemesi gereken besinler şunlardır:
• Her türlü rafine şekerin tüketiminden kaçınılması gerekir. Şekerin ekstra olarak eklendiği besinlerden uzak durulmalıdır. Vücudun ve özellikle de beynin ihtiyacı olan şekerin meyvelerden sağlanması gerekmektedir.
• Rafine şekerin farklı türünü içeren içeceklerden uzak durulmalıdır. Özellikle meyve suları olmak üzere alkol de şeker açısından zengin olabilmektedir.

• Diyet adı altında üretilen gıdalardan uzak durulması gerekir. Diyabet sırasında kullanılan tatlandırıcılar da protein diyetlerinde kullanılmaz.
• Çikolatalar yoğun şeker oranlarından ve hormon dengesine etkilerinden dolayı protein diyetleri süresince tüketilmezler.
• Buğday, çavdar veya arpa ile hazırlanmış; temeli un olan her türlü besinin tüketiminden uzak durulmalıdır. Kurabiye, beyaz ekmek ve tam tahıl ekmeği de bunlara dahildir.
• Nişasta bir tür şekerdir. Bu şekeri içeren sebzelerden de uzak durulmalıdır. Bu sebzelerin başında da patates gelmektedir.
• Yine şekerin bir farklı türünü içeren süt ürünleri de uzak durulması gereken besinler arasında yer alır. Laktozsuz sütler protein diyetlerinde tercih edilebilir. Ayrıca soya sütleri de tercih edilebilir.

• Kuru baklagillerin büyük bir bölümü karbonhidrat açısından zengindir. Bu sebepten ötürü protein diyetleri süresince tüketilemezler.
Protein diyetleri boyunca ihtiyaç duyulan karbonhidratın, sınırlanmış olsa dahi bir miktar alınması gerekmektedir. Protein diyetlerinin neredeyse tamamında, ihtiyaç duyulan karbonhidratın alınması için kaynak olarak yulaf gösterilir. İlk hafta ve ikinci haftada günde bir – iki kaşık yulaf tüketimi serbesttir. Bundan fazla yapılan tüketim ise protein diyetlerinin temel ilkelerine terstir.
Protein Diyetleri Alışveriş Listesi
• Kırmızı etler. Genelde kırmızı etler saklanabilen yiyecekler değildir. O yüzden ilgili günden bir gün önce alınarak dinlendirilebilir. Yüksek protein oranları sebebiyle protein diyetlerinin neredeyse tamamında kırmızı etlere yer verilmektedir. Maddi durumun yetersiz olması durumunda diğer alternatiflere geçilebilir.
• Beyaz etler. Ucuz olmalarının yanında ciddi bir protein kaynağıdır. Alışveriş listelerinin değişmez parçalarıdırlar. Özellikle yağdan yoksun olan tavuk göğsü başlıca protein diyeti ürünlerindendir. Spor yapanların protein ihtiyacını karşılamak amacıyla tavuk göğsü tüketmesi tavsiye edilir.
Özellikle vegan ve vejetaryenlerin protein diyeti uygulamalarında kullanılan soya bazlı ürünlerin de alınması faydalı olacaktır. Soya sütü, soya kıyması gibi ürünler sık sık tercih edilmektedir.

• Protein diyetlerinde en çok tercih edilen besin ise yumurtadır. Bu sebepten ötürü organik köy yumurtalarının diyete başlamadan önce mutlaka temin edilmesi gerekir. Büyük marketlerde doğal ve organik köy yumurtası bulmak oldukça zor olduğundan dolayı herhangi bir köye gidilerek kolayca temin edilebilir.
• Tercihen deniz ürünleri de alınabilir. Başta somon balığı, lüfer, palamut olmak üzere birçok deniz ürünü protein diyetlerinde tercih edilmektedir.
• Laktoz içermeyen yağsız sütler de alışveriş listesine eklenebilir.
• Fasulyenin iki türlüsü de alışveriş listesinde mutlaka olmalıdır. Özellikle yeşil fasulye tercihi, protein alımı açısından iyi bir tercihtir.
• Ara öğünleri geçirmek amacıyla kavrulmamış kuruyemişler alınmalıdır. Eğer diyette ara öğün yok ise kuruyemiş alınmasına gerek yoktur.
• Bol bol su tüketimi olacağı için pH değeri yüksek, kaliteli bir kaynaktan çıkan su alınabilir. Aynı şekilde bitki çayları da alınmalıdır.
Örnek Protein Ağırlıklı Diyet Listesi
Sabah
• 1 yumurta+ 1 yumurta beyazı
• 1 dilim peynir
• 1 fincan yeşilçay
Ara Öğün
• 8 adet çiğ badem
Öğlen
• Izgara balık
• Bol salata
Ara Öğün
• 1 su bardağı süt (tarçınlı)
Akşam
• Izgara tavuk veya hindi
• Bol salata
• 1 kase yoğurt

Protein Ağırlıklı Diyet
• Protein Diyeti Nedir ?
• Protein Diyeti Neden Kilo Verdiren Bir Diyettir ?
• Protein Ağırlıklı Diyet ile Kaç Kilo Verilir?
• Protein Ağırlıklı Diyet Nasıl Yapılır?
• Protein Diyeti Metabolizmayı Nasıl Etkiler ?
o Protein Ağırlıklı Diyetin Mantığı
• Protein Ağırlıklı Beslenmenin Faydaları
• Protein Ağırlıklı Diyetlerde Tüketilmesi Gereken Besinler Nelerdir?
• Protein Ağırlıklı Diyetlerde Tüketilmemesi Gereken Besinler
• Protein Diyetleri Alışveriş Listesi
• Örnek Protein Ağırlıklı Diyet Listesi
• Kimler Protein Ağırlıklı Diyeti Tercih Etmemelidir?
• Protein Diyetinin Zararları Nelerdir ?
Protein ağırlıklı diyet ve düşük karbonhidratlı diyet hızlı kilo vermek, kas yapmaya yönelik diyetlerdir. Protein ağılıklı diyetler proteinlerin yüksek termojenik (besinlerin sindirimi için harcanan enerji) etkisinden faydalanır. Karbonhidrat ve yağların termojenik etkisi %7 iken proteinlerin %30 dur. Ayrıca proteinlerin sindirimi uzun sürdüğü için kişileri fazlasıyla tok tuttuğu için çok fazla tercih edilen bir programlardır.
Protein Diyeti Nedir ?
Kişinin günlük aldığı kalori miktarı yeterli ise kişi ideal kilosuna yaklaşır ve orada kalır. Alınan kalori miktarının çok olduğu durumlarda ise kişi süreç içerisinde şişmanlamaya başlar. Yani fazla kalori alımı şişmanlamanın arkasında yatan sebeptir. Kaloriyi almak için çeşitli kaynaklar kullanılırız. Yağlar, proteinler ve karbonhidratlar başlıca kalori kaynağıdır. Bunların insan beslenmesi içindeki yeri genelde üçe birdir. Yani günlük beslenme miktarının tamamı bu üç kalori kaynağı arasında bölünmüştür. Karbonhidratların fazla alınması halinde kan şekeri çok hızlı yükselir. Sebebi, bağırsak tarafından çok daha kolay parçalanmalarıdır. Birbirini destekleyen bir süreç sonunda da karbonhidratla beslenen kişiler aşırı kilolu olmaktadır. değiştirilmesini hedefleyen, kısa süreli ve kısa sürede çok kil
Yani protein diyetinden bahis açılırsa mutlaka kısa süreli bir uygulama söz konusudur. Kısa sürede yoğun olarak uygulanıyor olmasından dolayı, metabolizmayı hızlıca tersine çevirebilir. Bu tersine çevirme durumuna metabolizma şoku adı verilmektedir. Diyetler genelde iki hafta ile bir ay arasında uygulanırken metabolizma şokundan dolayı kilo verme üç ay kadar sürebilmektedir.
Protein diyetlerinde karbonhidrat tüketimi ya tamamen kesilir ya da çok düşük seviyelere indirgenir. Kişi günlük kalori ihtiyacının tamamını proteinlerden elde etmeye başlar. Protein tüketiminin fazla olması da kan şekerinin daha kontrollü olmasını sağlar. Tüm bunların sonucu olarak da kişi hızla kilo verir.
Kısa ve orta vadeli fayda – maliyet grafiğine göre protein diyetleri bulunmaz nimettir. Uygulanan protein diyetleri sonucunda iki haftalık sürede 10 kilo verilmesi dahi mümkündür. Bu sebepten ötürü, özellikle yaz aylarına girerken bikini ve mayo giymek isteyen insanlar tarafından sıkça başvurulmaktadır. Ayrıca obezitenin sınırında olan insanlar tarafından da son bir kurtuluş yolu olarak denenmektedir. Meşhur Karatay diyeti protein diyetleri arasında sayılmaktadır. Dukan diyeti, taş devri diyeti de protein diyetleri olarak gösterilebilir. Genel olarak uygulama süreleri ve mantıkları birazcık değişse de temelde hepsi protein ağırlıklı beslenmeyi teşvik eden diyet türleridir.
Günümüzde milyonlarca hatta yüz milyonlarca insan protein diyetlerini uygulamaktadır. Öğünlerin planı gerektiği gibi yapılıp sebzelerle desteklenirse protein diyetlerinin oldukça başarılı sonuçlar vermesi kaçınılmazdır.
Protein Diyeti Neden Kilo Verdiren Bir Diyettir ?
Karbonhidratlar, sahip oldukları kalorileri kana karıştırmak konusunda da oldukça başarılıdırlar. Yani karbonhidrat tüketimi olduğunda bağırsaklardaki hücreler kaloriyi kolayca kana karıştırılabilir. Bu durum sonucunda da hücrelere anlık olarak enerji yüklemesi yapılabilir. İnsülin direnci gelişir ve diyabet riski artar. İnsülin direncinin gelişmesiyle beraber kandaki karbonhidrat parçaları yağa dönüştürülerek vücutta saklanır. Bu durum da kilo alımının başlıca sebebidir.

İşte protein diyetlerinin müdahale ettiği temel unsur tam olarak budur. Bağırsaklara gönderilen karbonhidrat tüketimin kısılması ile tamamen ortadan kaldırılır. Yerine protein ağırlıklı, yağdan yoksun gıdalar tüketilerek enerjinin proteinlerden alınması sağlanır.
Kişinin karbonhidrat almaması durumu metabolizmayı geçici bir şoka uğratır. Enerjisini proteinleri parçalayarak alır. Bir süre devam ettirilen protein diyeti sayesinde vücutta depolanan yağlar yakılmaya başlar. Sonuç olarak kısa vadede fazlaca kilo verilebilir.
Protein diyetlerinin kilo verdiriyor olmasının altında yatan temel sebep budur. Metabolizma şokunun başarılı şekilde gerçekleştirilmesinden sonra ise karbonhidrat tekrar öğünlere dahil edilerek vücut toparlanır. Kişi protein diyetini takip eden süreçte sağlıklı şekilde beslenmeye başlarsa tekrar kilo almaz.
Protein Ağırlıklı Diyet ile Kaç Kilo Verilir?
Yalnızca protein içerikli beslenme düzenini sağlayan protein ağırlıklı diyet programları kısa süre içerisinde istenilen yağ yakımını sağlamaktadır. Protein ağırlıklı diyet listeleri sayesinde vücuttaki kas oranı çoğalır ve bununla birlikte vücudun yağ yakımı aktif hale gelir. Böylelikle hem kısa sürede kilo verebilir hem de sağlık sıkıntıları yaşamazsınız. Protein ağırlıklı beslenmenin yaratacağı tokluk hissi ile ani acıkmalar ve tatlı krizleri gibi kilo kontrolünüzü zorlayacak durumlar ile karşılaşmazsınız. Bu şekilde hedeflediğiniz kiloya kısa sürede ulaşmanız mümkündür.
Protein ağırlıklı besinlerin sindirimi oldukça uzun sürer. Bu şekilde uzun süre hissetmediğiniz açlık hissi ile metabolizma hızınız da artar. Protein diyeti ile vücutta birikmiş yağların enerjiye çevrilmesi sağlanır ve bu şekilde kısa sürede yağ kaybı gerçekleşir. Ayrıca verdiğiniz kilolar kas kütlenizden değil yağdan olacaktır.
Birçok diyet listesinde yaşanan halsizlik ve yorgunluk gibi sebepler diyetlerin kısa sürede bırakılmasına sebep olur. Protein diyeti sağladığı enerji düzeyi ile bu problemin önüne geçecektir.
Sağladığı avantajlar ile birlikte protein diyetini düzenli uygulayan kişilerin 3 gün içerisinde 3 kilo verebilmesi mümkündür. Bu hızlı kilo verme süreci sağladığı motivasyonla birlikte etkili sonuçlar doğurabilmektedir.
Protein Ağırlıklı Diyet Nasıl Yapılır?
Sadece 3 günlük uygulanan bir protein diyeti ile oldukça rahat kilo verilir. Ancak daha uzun protein diyet programı da bulunmaktadır. İçinde et, yumurta, süt, peynir ve yoğurt gibi önemli besinler bulunur. Ancak önemli nokta şu ki bu diyette hiç şeker tüketilmez. Sadece proteine bağlı kalınır. Bu diyet programı vücut sağlığı için de önem taşır. Bir yandan kilo verirken öte yandan kas ve kemikleriniz gelişim gösterir.
Protein diyeti günlük olarak sabah, öğle ve akşam olarak üçe ayrılır. Fakat ara öğünleri de vardır. Kahvaltıda yulaf, yumurta ve bol yeşillik yenir. Çayda şekersiz içilir. Öğlen ise yağsız bir kıymadan yapılmış köfte yanında bol salata ile yenir. Akşam ise 1 kâse sebze çorbası ile birlikte bol yeşillikli salata tüketilir. Böylece daha sağlıklı bir beslenme ile de tanışmış olursunuz.
Protein Diyeti Metabolizmayı Nasıl Etkiler ?
• Protein diyetleri, karbonhidrat alımını sıfırlar. Karbonhidrat yerine protein alındığında, gram başına tokluk hissi yine karbonhidrat ile aynı olmakla beraber alınan kalori miktarı daha düşüktür. İlk avantaj bu noktada sağlanır.
• Vücudun kan şekeri tokluk hissine göre düzenlendiğinden dolayı kişi daha az kalori alıyor olmasına rağmen tekrar acıkmaz.
• Vücuda giren protein yağ yakım sürecinin başlamasına sebep olur. Kaloriyi tamamlamak isteyen vücut, depolanan yağları ve karbonhidratı yakmaya başlar. İlk aşamada karbonhidratlar yakılır. İlk beş gün içerisinde tüm karbonhidrat yakılır. Yakılan karbonhidratın tuttuğu su da vücuttan atılır. Yani protein diyetlerinde ilk üç – beş günde verilen kiloların temel sebebi tutulan suyun atılmasıdır. Sonrasında ise yağ dokuları yakılmaya başlar. Bölgesel birikmeler giderilir, uzun vadede kişi ideal kilosuna kavuşur.
Diyetlerin oldukça profesyonel şekilde uygulanması gerekir. Kilo vermenin yavaşladığı ikinci haftadan itibaren öğünlere karbonhidrat eklenmelidir. Sonrasında ise diyetin son gününe kadar öğünlere uyulmalı; önerilen gün sayısından fazla protein diyeti devam ettirilmemelidir. Protein diyetlerinin süreleri ve metabolizmayı etkileme şekilleri oldukça önemlidir.

Protein Ağırlıklı Diyetin Mantığı
Protein tüketiminin yoğunlaştırılması üzerine farklı felsefeler üzerinden kurgulanmış onlarca diyet türü bulunmaktadır. Dukan diyeti, Karatay diyeti, Atkins diyeti bu diyetlere örnek olarak verilebilir ki isimlerinden de anlaşılacağı üzere en çok bilinen diyetlerin neredeyse tamamı protein diyetleridir.
Protein diyetlerinin temelinde hep aynı mantık yatar: protein tüketiminin kısa süreliğine artırılması, karbonhidrat tüketiminin ise yine kısa süreliğine tamamen kesilmesi. Diyet türlerinin farklılaşmasının sebebi ise probleme yaklaşma tarzları ile alakalıdır. Yani birbirinden farklı onlarca farklı çeşitte protein diyetinin olmasının sebebi, protein tüketimin nasıl ve ne zaman artırılacağı; nasıl ve ne zaman kesileceğidir. İşte bu noktada protein diyetlerinde izin verilen ve yasaklanan besinler devreye girmektedir. İzin verilen besinlerin tamamında protein baskındır. Ayrıca proteine bir miktar hayvansal ve bitkisel yağ eşlik edebilir. Yasak olan besinlerin tamamında ise sağlıklı olmayan yağlar ve karbonhidrat hakimdir. Süreç içerisinde izin verilen karbonhidratların ise kana karışma hızı düşüktür.
Protein Ağırlıklı Beslenmenin Faydaları
• Protein ağırlıklı diyet uygulayarak vücut kas kütlesi geliştirilir. Bu sayede verilen kiloların tekrar geri alınması gibi bir problem ile karşılaşılmaz.
• Protein ağırlıklı diyet içerisinde belirlenen besinlerin enerji miktarı oldukça yüksektir. Böylece diyeti uygulayan kişiler yorgunluk yaşamaz ve gün içerisinde ki rutinlerine kolaylıkla devam edebilir.
• 3 günde 3 kilo vermeyi vaat eden protein ağırlıklı diyet, büyük bir motivasyon kaynağı sağlamaktadır.
• Motivasyon diyet sürecini olumlu etkileyen konulardan biridir. Yeterli motivasyon ve inançla sürdürülen diyetler çok daha kısa süre içerisinde etkilerini gösterir.
• Protein ağırlıklı diyet ile zayıflayanlar kilo kaybını kas kütlesinden değil yağ kütlesinden yaşar. Bu sayede verilen kilolar hem sağlıklı bir zayıflamayı sağlar hem de tekrar kilo almayı engeller. Bu özelliğiyle de en sık tercih edilen diyet programlarından biri haline gelmiştir.
Veganlar Proteini Nasıl Alıyor?
Vegan Beslenmede en çok soruların sorulardan biri de hayvansal gıdalardan alınamayan proteini...
Protein ağırlıklı diyet listesinin içerisinde ki besinler protein açısından yüksek olduğu kadar glisemik endeksi düşük gıdalardır. Bu şekilde uzun süre tokluk hissi sağlanır ve sağlıksız beslenmenin önüne geçilir. Diyet programlarının uygulanmasında açlık hissinin yaşanmaması kolaylık sağlayan etmenlerden biridir.
• Protein ağırlıklı diyet içerisinde yer alan proteinlerin sindiriminde, karbonhidrat ve yağa oranla iki kat daha fazla enerji harcanması gerekir. Bu bakımdan protein ağırlıklı beslenerek vücudun çok daha fazla kalori yakılması sağlanır.
• Kas kütlesi kazanmak isteyen birçok kişi gerekli egzersiz hareketleri ve amino asitten zengin diyet programını dengeleyerek istediği vücut şeklini elde edebilir.
Protein Ağırlıklı Diyetlerde Tüketilmesi Gereken Besinler Nelerdir?
Protein diyetlerinde izin verilen ve yasaklanan besinleri net sınırlar ile belirlemek oldukça büyük bir sorundur. Sebebi, bir protein diyetinde izin verilen besinin diğerinde yasak olmasıdır. Yine de bir listeleme yapmak gerekmektedir.
Protein diyetlerinde izin verilen besinleri şu şekilde sıralayabiliriz:
• Yumurta tüm protein diyeti listelerinin değişmezidir. Özellikle organik olan, köy tavukları tarafından, fabrikasyon olmayacak şekilde üretilen yumurtalar çok değerlidir. Diyetlerde fabrikasyon olmayan, antibiyotik ile beslenmemiş tavukların yumurtalarını tercih etmek oldukça faydalı olacaktır. Ayrıca iki parçadan oluşuyor olması da yağ tüketimini engellemek isteyenler için avantajdır. Yağ alımına sınır konulan diyetlerde yumurtanın beyazının tüketilmesi protein ihtiyacının karşılanması için yeterlidir.

• Kırmızı et protein kaynakları arasında en fazla proteine sahip olan besindir. Kırmızı et kaynakları olarak inekleri, koyunları, keçileri, kuzuları, koçları vs. sayabiliriz. Yani birçok küçük ve büyükbaş hayvan kırmızı et kaynağıdır. Diyetlerin olmazsa olmaz parçası kırmızı ettir. Bu sebepten ötürü birçok vejetaryen ya da vegan protein diyetlerini uygulayamamaktadır. Tüketilecek kırmızı etin özellikle yağsız taraflardan seçilmesinde fayda vardır. Tüketim esnasında bağırsak fonksiyonlarını korumak amacıyla marinasyon işlemi uygulanabilir.


• Kırmızı etin pahalı bir protein kaynağı olmasından dolayı farklı arayışlar içine girilmiştir. Bu arayışların sonucu olarak da tavuk eti bulunmuştur. Özellikle fabrikasyon olmayan, organik şekilde yetişmiş tavukların eti protein açısından çok zengindir. Yağ tüketiminin sınırlandığı diyetlerde tüketilecek yağsız tavuk göğsü sayesinde protein alımı sorunsuzca sürdürülecektir.
• Deniz balıklarının tüketilmesi de protein ihtiyacının karşılanması açısından yeterlidir. Özellikle kaliteli protein alınmak istendiğinde denizde, organik şekilde yetişmiş balıklar tercih edilmelidir. Çeşitli aminoasitlerin alınması için de balık tüketimi yapılabilir.
• Fasulye bir diğer protein kaynağıdır. Özellikle yeşil fasulye tüketimi sonucunda vücudun protein ihtiyacı belli oranda karşılanabilir.

• Vejetaryen ve veganların protein diyeti yapabilmesini sağlayan besin soyadır. Yüksek miktarda protein içermesinden dolayı her türlü protein diyetinde sıklıkla kullanılabilir.
• Laktoz intoleransı olmayanlar için yağsız inek sütü de ciddi bir protein kaynağıdır. Ayrıca içerdiği kalsiyum sayesinde kemikler de güçlendirilir.
• Kavrulmamış kuruyemişler protein ihtiyacını karşılamak amacıyla kullanılabilir. Özellikle ara öğün içeren diyetlerde kuruyemişler oldukça önemli besin kaynaklarıdır.
• Sakatat tüketimi de proteini karşılamak için önerilen yollardandır. Özellikle ciğer ve dil tüketimi ile günlük protein ihtiyacının tamamı karşılanabilir. Tüketilen ciğerin kümes hayvanı ciğeri olması sorun oluşturmaz.
• Ayrıca bitki çayları, bol su tüketimi, kahve tüketimi de önerilmektedir.

Protein Ağırlıklı Diyetlerde Tüketilmemesi Gereken Besinler
Protein diyetlerinin temelinde yatan felsefeden dolayı karbonhidrat tüketimi sınırlıdır. Bu yüzden protein diyetlerinin başlangıcında karbonhidrat tüketimi yasaktır. İkinci haftadan itibaren yavaş yavaş karbonhidratlar da tüketilebilir. Listenin ayrıntılarına ve diyetin türüne göre değişebilen bu tüketime rağmen ilk haftada kesinlikle tüketilmemesi gereken besinler şunlardır:
• Her türlü rafine şekerin tüketiminden kaçınılması gerekir. Şekerin ekstra olarak eklendiği besinlerden uzak durulmalıdır. Vücudun ve özellikle de beynin ihtiyacı olan şekerin meyvelerden sağlanması gerekmektedir.
• Rafine şekerin farklı türünü içeren içeceklerden uzak durulmalıdır. Özellikle meyve suları olmak üzere alkol de şeker açısından zengin olabilmektedir.

• Diyet adı altında üretilen gıdalardan uzak durulması gerekir. Diyabet sırasında kullanılan tatlandırıcılar da protein diyetlerinde kullanılmaz.
• Çikolatalar yoğun şeker oranlarından ve hormon dengesine etkilerinden dolayı protein diyetleri süresince tüketilmezler.
• Buğday, çavdar veya arpa ile hazırlanmış; temeli un olan her türlü besinin tüketiminden uzak durulmalıdır. Kurabiye, beyaz ekmek ve tam tahıl ekmeği de bunlara dahildir.
• Nişasta bir tür şekerdir. Bu şekeri içeren sebzelerden de uzak durulmalıdır. Bu sebzelerin başında da patates gelmektedir.
• Yine şekerin bir farklı türünü içeren süt ürünleri de uzak durulması gereken besinler arasında yer alır. Laktozsuz sütler protein diyetlerinde tercih edilebilir. Ayrıca soya sütleri de tercih edilebilir.

• Kuru baklagillerin büyük bir bölümü karbonhidrat açısından zengindir. Bu sebepten ötürü protein diyetleri süresince tüketilemezler.
Protein diyetleri boyunca ihtiyaç duyulan karbonhidratın, sınırlanmış olsa dahi bir miktar alınması gerekmektedir. Protein diyetlerinin neredeyse tamamında, ihtiyaç duyulan karbonhidratın alınması için kaynak olarak yulaf gösterilir. İlk hafta ve ikinci haftada günde bir – iki kaşık yulaf tüketimi serbesttir. Bundan fazla yapılan tüketim ise protein diyetlerinin temel ilkelerine terstir.
Protein Diyetleri Alışveriş Listesi
• Kırmızı etler. Genelde kırmızı etler saklanabilen yiyecekler değildir. O yüzden ilgili günden bir gün önce alınarak dinlendirilebilir. Yüksek protein oranları sebebiyle protein diyetlerinin neredeyse tamamında kırmızı etlere yer verilmektedir. Maddi durumun yetersiz olması durumunda diğer alternatiflere geçilebilir.
• Beyaz etler. Ucuz olmalarının yanında ciddi bir protein kaynağıdır. Alışveriş listelerinin değişmez parçalarıdırlar. Özellikle yağdan yoksun olan tavuk göğsü başlıca protein diyeti ürünlerindendir. Spor yapanların protein ihtiyacını karşılamak amacıyla tavuk göğsü tüketmesi tavsiye edilir.
Özellikle vegan ve vejetaryenlerin protein diyeti uygulamalarında kullanılan soya bazlı ürünlerin de alınması faydalı olacaktır. Soya sütü, soya kıyması gibi ürünler sık sık tercih edilmektedir.

• Protein diyetlerinde en çok tercih edilen besin ise yumurtadır. Bu sebepten ötürü organik köy yumurtalarının diyete başlamadan önce mutlaka temin edilmesi gerekir. Büyük marketlerde doğal ve organik köy yumurtası bulmak oldukça zor olduğundan dolayı herhangi bir köye gidilerek kolayca temin edilebilir.
• Tercihen deniz ürünleri de alınabilir. Başta somon balığı, lüfer, palamut olmak üzere birçok deniz ürünü protein diyetlerinde tercih edilmektedir.
• Laktoz içermeyen yağsız sütler de alışveriş listesine eklenebilir.
• Fasulyenin iki türlüsü de alışveriş listesinde mutlaka olmalıdır. Özellikle yeşil fasulye tercihi, protein alımı açısından iyi bir tercihtir.
• Ara öğünleri geçirmek amacıyla kavrulmamış kuruyemişler alınmalıdır. Eğer diyette ara öğün yok ise kuruyemiş alınmasına gerek yoktur.
• Bol bol su tüketimi olacağı için pH değeri yüksek, kaliteli bir kaynaktan çıkan su alınabilir. Aynı şekilde bitki çayları da alınmalıdır.
Örnek Protein Ağırlıklı Diyet Listesi
Sabah
• 1 yumurta+ 1 yumurta beyazı
• 1 dilim peynir
• 1 fincan yeşilçay
Ara Öğün
• 8 adet çiğ badem
Öğlen
• Izgara balık
• Bol salata
Ara Öğün
• 1 su bardağı süt (tarçınlı)
Akşam
• Izgara tavuk veya hindi
• Bol salata
• 1 kase yoğurt


Kimler Protein Ağırlıklı Diyeti Tercih Etmemelidir?
• Hamile ve emziren annelerin protein ağırlıklı diyet uygulaması tavsiye edilmez. Protein ağırlıklı beslenerek karbonhidrat seviyesini dengede tutmak mümkün olmayabilir. Bu gibi durumlarda kan şekeri düzeyinin düşmesi ile karşılaşılabilir. Kan şekerinin düşmesi hem anneler hem de bebekler için çeşitli rahatsızlıklar oluşturabilir. Diyet kararı almadan önce doktorunuzdan ve bir diyetisyenden fikir almalısınız.

• Protein ağırlıklı diyet listesini her yetişkin sağlıklı birey uygulayabilir. Fakat gelişme ve büyüme çağında olan çocukların makro ve mikro besin ihtiyaçları yeterli düzeyde karşılanmalıdır. Protein ağırlıklı diyet programlarında gerekli besin ihtiyaçlarının giderilmesi sağlanamayabilir. Bu durum büyüme çağında olan çocukların gelişimini olumsuz etkileyebilir. Fakat epilepsi hastası olan çocuklarda protein ağırlıklı beslenmek ortaya çıkan semptomların hafiflemesi ve tedavi sürecinde büyük fayda sağlamaktadır.
• Yüksek proteinli beslenme böbreklerin görevini ikiye katlamaktadır. Proteinlerin yeterli düzeyde süzülmesi için böbreklerin sağlıklı olması ve düzgün çalışması gerekmektedir. Bu yüzden böbrek rahatsızlığı yaşayan kişilerin protein ağırlıklı diyeti uygulamadan önce bir doktora danışmaları önerilir.
• Bu gibi sağlık sorunları yaşamayan, kendini iyi ve sağlıklı hisseden her yetişkin birey protein ağırlıklı diyeti uygulayabilir. Herhangi bir diyet programına başlamadan önce doktor kontrolü ve kan tahlilleri yapılmasının hem sağlık sorunları yaşamamak hem de hızlı kilo verme sürecini geçirmek adına çok önemli olduğu unutulmamalıdır.

Protein Diyetinin Zararları Nelerdir ?
• Yüksek proteinli diyetlerin kolesterol içerikleri oldukça fazladır. Yetersiz lif alımı ve yüksek kolesterol içerinden dolayı kalp hastalıkları riskini arttırmaktadır.
• Düşük lif alımına bağlı olarak yüksek proteinli diyet uygulayanlarda kabızlık sıklıkla gözlemlenir.

• Tahıl ve meyve grubu tüketmemek çok fazla sayıda vitamin- mineral çeşidinin yetersizliğine ve yetersizliğe bağlı hastalıkları ortaya çıkarır. Yüksek miktarda protein almak böbrek yükünü arttırdığı için böbrek hastalığı olanların uygulaması önerilmez sağlıklı bireylerde böbrek hastalıklarına davetiye çıkarır.
• Yüksek proteinli diyetler bittikten sonra hızla verilen kilolar geri hızla alınmaktadır. Bu da kişileri yo-yo sendromuna sokmaktadır. Hızlı kilo verip almaların kişilerin metabolizmalarını bozmaktadır. Oysaki karbonhidrat protein, yağ içeriği dengelenmiş, lif içeriği yüksek, çeşitli vitamin mineralleri içeren yeterli ve dengeli programlarla kilo vermek çok daha sağlıklıdır.
• Protein ağırlıklı beslenen insanların böbrekleri aşırı zorlanır. Protein diyetlerinde su tüketiminin çok önemli olmasının başlıca sebebi de tam olarak budur. Su tüketimi artırılarak böbrek fonksiyonlarının rahatlatılması sağlanır. Genel olarak kalp – damar sağlığına da uzun süreli uygulamalarda zarar verebilmektedir.

• Protein diyetlerinin iki hafta ile bir ay arasında maksimum süreye sahip olması.

https://www.tugbayaprak.com/protein-agirlikli-diyet/
https://www.youtube.com/channel/UCwKrvCOQii2Pza6bYva8Z9w
submitted by DiyetisyenTugbaYprk to u/DiyetisyenTugbaYprk [link] [comments]


2020.11.20 16:54 kedi7nickimi Yazı birazcık uzun ( alıntı )

Türkler Nasıl ve Neden Müslüman Oldu?
Orta okul ve lisede tamamen yüzeysel ve janjanlı bir tarih okuduğumuz konusunda herhalde herkes hem fikirdir. Öyle bir psikolojik dolduruş vardı ki sanki biz Türkler tarihin başlangıcından beri hep Müslüman olarak yaşamıştık! “Nasıl Müslüman olduk?” sorusu “nasıl Türk olduk?” kadar saçma sapan bir soruydu.
Zaten toplumdaki genel kanı İslamiyet öncesi Türklerin putperest, kafir oldukları ve ahlaksızca bir hayat sürdükleri yolundaydı. Ancak, bunun düzmece olduğu ortaya çıkınca bu kez Türklerin kendi dinlerine çok benzediği için Müslüman oldukları, Allah ve Muhammet sevgisiyle elde pala Viyana’ya kadar gidip her yeri şehit kanlarıyla suladıkları iddiası gündeme getirildi.
İmdi, Yeniçeri ordusunun fethedilen yerlerdeki Hristiyan ahaliden küçük yaşta “devşirilen” çocukların eğitimiyle oluşturulduğunu, bunların “paralı askerler” olduklarını, emekli olana kadar maaş aldıklarını, emekli olduktan sonra da devletin bunlara arazi, tarla, vs verdiğinin bir kere daha ayırdına varırsak Viyana’ya kadar olan toprakların fethinde en çok kimlerin kanının aktığını da anlamış oluruz!
İkincisi, madem bu iki din o kadar birbirine benziyordu o halde Türkler niye Müslüman oldu ki? Vice versa Araplar Şaman olamaz mıydı? (Türklerin özgün dinine Şamanlık yerine Gök Tanrı veya Tengrizm/Tengricilik dini de denmekte olup bu konuda bilim adamları arasında görüş birliği yoktur.)
Türklerin 70 yıl kadar süren kanlı bir tarihsel süreç ve savaşlar sonucunda Arap ordularına yenilerek kılıç zoruyla Müslümanlığı kabul etmek zorunda kaldıkları artık gizlenmesine gerek olmayan bir gerçekliktir. Müslüman Araplar kafir (!) Türkleri katlederek, mallarına mülklerine el koyarak, kadınları ve kızlarını köle ve cariye yaparak, Türk kentlerine Arap aileler yerleştirerek, Müslüman olmayanlara cizye vergisi ve çeşitli yaptırımlar uygulayarak Türkleri ite kaka Müslüman yapmayı başarmışlardır. Kuşkusuz, Müslüman olan Türkler ile Müslümanlığa direnen kafir (!) Türkler arasında da çatışmalar ve savaşlar olmuştur. Ancak, bu yazı kapsamında buna değinmeye olanak olmayıp Türklerin salt Araplar ile olan savaşları ve ek olarak eski Türk inançları çok kısa bir şekilde anlatılacaktır.
70 YIL SÜREN ARAP-TÜRK SAVAŞLARI Muhammet’in damadı Halife Ali’nin öldürülmesinden sonra Emevi hanedanlığı (661- 744) hilafeti devralmış ve bu dönemden başlayarak Araplar ile Türkler arasından 670den 740 yılına kadar sürecek yoğun çatışmalar ve savaşlar süreci başlamıştır. Bu 70 yıllık süreci mercek altına aldığımızda, karşımıza yağmalanan Türk kentleri, katledilen, köle ve cariye olarak satılan Türklerden oluşan kanlı ve karanlık bir tablo karşımıza çıkar:
658 yılında Batı Göktürk devleti iç karışıklık ve Çin saldırıları sonucu yıkılmıştı. Doğu Göktürkleri ise o sırada Çin baskısı altındaydılar (630- 681). Bu nedenle, merkezi bir yetke ve dayanışmadan yoksun, birbirinden bağımsız başına buyruk site ve beylikler halinde “İpek Yolu” üzerindeki korumasız zengin Türk kentleri İslam ve cihat inancıyla güçlenen Araplar için kaçırılmaz bir fırsat ve av haline gelmişlerdi. O tarihlerde Türkmenistan (Aşkabat, Merv), Tacikistan-Özbekistan (Buhara, Semerkant, Taşkent, Baykent), Kırgızistan-Afganistan (Talukan) bölgeleri ile Maveraünnehir denilen Seyhun-Ceyhun (Siriderya-Amuderya) nehirleri havzasında yaşayan Türkler, alım, satım, takas ve ticari uğraşın yanı sıra madencilik (altın, demir, bakır) ile de uğraşıyorlardı. Özellikle adı “zengin kent” anlamına gelen Semerkant o devirde çok ünlüydü.
632de Muhammet’in ölümünden sonra Araplarda “halifelik” düzenine geçilmiş, sırasıyla Ebubekir, Ömer, Osman, Ali halife olmuşlardı. İlk kez Halife Osman (644-656) zamanında 2.700 kişilik bir Arap ordusu Fergana’ya kadar geldiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi.
muharebe
Halife Ömer (634-644) döneminde de Hazar Türkleri Bulan Han önderliğinde Arap istilasına tüm güçleriyle direnmişler, ancak, Halife Hişam Bin Abdülmelik (724 – 743) döneminde çok kalabalık cihat orduları karşısında Müslümanlığı kabul etmek zorunda kalarak Araplarla barış yapmışlar (737), Araplar bölgeden çekildikten sonra tekrar eski Şaman dinlerine dönmüşlerdir!
Arap akınları Türkleri Müslümanlık’tan o kadar soğutmuş olmalı ki bir tepki olarak Hazar Türklerinde Yahudilik resmi devlet dini olarak kabul edilir (799). Hazar Türkleri VIII-IX. yüzyıllarda “Hazar Barışı” diye anılan bir çağın öncülüğünü üstlenirler. Bu dönem süresince dinsel hoşgörü gelişmiş, halkın çoğunluğu Şamanlığa bağlı kalırken kağan ve yönetici sınıf Yahudilik, tüccar sınıf ise Müslümanlığa geçmiştir. Bugün Kafkasya, Ukrayna ve Polonya’da yaşayan Yahudi Karaylar (Karayim Türkleri) bu soydandır.
TÜRK KENTLERİNİN YAĞMALANMASI Emevi halifesi I. Muaviye (661-680) zamanında Horasan’ı (Doğu İran) ele geçiren ve burasını Türklere saldırı üssü olarak kullanan Araplar Ubeydullah Bin Ziyat komutasında 24.000 kişilik bir orduyla Buhara’yı kuşatır (673). Buhara Meliki Kibaç Hatun diğer Türk beylerinden yardım istese de yardım kendisine gelmez. Arap orduları terör estirip kenti yağmalayıp geri dönerler. Aynı yıl bu kere Osman’ın oğlu Sait komutasında bir ordu yeniden Horasan’dan Buhara’ya doğru yaklaşır. Kibaç Hatun bu kere barış antlaşması yapmak zorunda kalır. Araplar bunun üzerine Semerkant’a saldırır, kent baştan başa yağmalanır, binlerce Semerkantlı köle olarak satılmak üzere Horasan’a götürülür.
Halife Abdülmelik (685-705) döneminde Afganistan (Sicistan) seferi başlar. Bölgenin Türk hükümdarı Rutbil cihat ordularına direnir ve kanlı çatışmalar olur. 699 da Afganistan bölgesinden irili ufaklı bir çok kent Araplarca yağmalanır. Abdülmelik ölünce yerine geçen oğlu Halife Velit’in (705-715) komutanlarından Kuteybe İbni Müslim Baykent ve Buhara’yı ele geçirir. Her iki kent baştan başa yağmalanır, Budist ve Zerdüşt heykellerinden taş olanlar kırılır, altın olanlar ganimet olarak alınır, direnenler kılıçtan geçirilir, kadın ve erkek binlerce kişi köle yapılır . Arap aileler Baykent’e yerleştirilir. Türk aileler evlerini Arap aileler ile paylaşmak zorunda bırakılır. İslami kurallara uymayanlara, sünnet olmayanlara ağır cezalar verilir, her yere camiler inşa edilir, Cuma namazı zorunlu hale getirilir..
kerbela
Şeriat ordularının amansız ilerleyişi karşısında Talukan (Kuzey Afganistan) kenti teslim olur. Buna rağmen Kuteybe’nin askerleri 40.000 kadar Türk’ü öldürüp sağ kalanları kent girişindeki ağaçlara asarlar. Aral Gölü’nün güneyinde bulunan Harzem bölgesini yakıp yıkıp halkı kılıçtan geçirirler. Bundan sonra Arap ordusu Semerkant üzerine yürür. Taşkent ve Fergana’dan yardım gönderilir, fakat birlikler Araplar tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant teslim olur.
Horasan’da ordusunu yeniden hazırlayan Kuteybe en son Kaşgar’a doğru yola çıkar (715). Kaşgar günümüzde Çin’e bağlı Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde bir kenttir. O sırada Halife Velit ölmüş yerine Süleyman İbni Abdülmelik (715-717) geçmiştir. Bu yeni Halife ile arası iyi olmayan Kuteybe Kaşgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak yakalanıp öldürülür..
Yeni halife, Kuteybe’nin yerine Yezit İbni Muhellep’i sefere gönderir. Yezit’in ilk işi Hazar denizinin batısına, Dağıstan bölgesine saldırmak olur (716). Dağıstan Meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer. Kent yağmalanır ve 14.000 kişi öldürülür. Yezit’in ordusu Hazar denizinin güney doğusunda bulunan Gürgan kentine yönelir. Günümüzde İran’a ait bir kent olan Gürgan (Gorgan) savaşmadan teslim olsa da 50.000 Türk acımasızca öldürülür.
717 yılından itibaren Arapların kendi aralarındaki çatışmalar nedeniyle İslam ordularının saldırıları hız keser. Bunu fırsat bilen Sogdia (Özbekistan-Tacikistan) bölgesindeki Türgişler (Türkeşler) Araplara başkaldırır (720). Türgiş başbuğu Sulu Çor Müslümanlara karşı başlatılan isyanın liderliğini üstlenir . Türk ordusu karşı saldırıya geçerek 728 yılında Buhara’yı geri alır. Semerkant’ı Araplardan geri almak için kuşatır. Ancak, Araplara destek birliklerin gelmesiyle Türkler kuşatmayı kaldırmak zorunda kalır. 732’de Buhara’yı da terk ederek geri çekilirler. Sulu Çor yardımcısı tarafından bir komplo sonucu 737 yılında öldürülür. Sulu Çor’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar..
turklerin-musluman-olusu
Bu arada Arap saldırıları hız kesmeye başlarken Müslümanlığı kabul eden Türklere ekonomik çıkarlar sağlanmakta, cizye olarak alınan vergiler düşürülmekte, çok daha yumuşak politikalar uygulanmaktadır. Halife Hişam Bin Abdülmelik (724 – 743) döneminde Taşkent ve Fergana da Arap ordularına teslim olduktan sonra (740) savaşlar sona erer. Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir, halkın kendiliğinden Müslüman olması teşvik edilmeye başlanır.
TÜRKLER MÜSLÜMAN OLDUKTAN SONRA… Görüldüğü gibi İslam’ın Türklere kabul ettirilmesi hiç de öyle güle oynaya olmamış 70 yıl kadar süren bu kanlı süreç sonunda Arap egemenliğine boyun eğen Türkler Müslüman olanlara sağlanan ayrıcalıkların da etkisiyle eski dinleri olan Şaman- Göktürk dinini terk etmeye başlamışlardır. Zaten bir süre sonra Abbasi devleti (750-1258) dönemi başlayacak, Türk savaşçılar Arap ordularına katılacaklardır.
Nitekim 751 yılında Talas Irmağı (Güney Kazakistan) kıyısında gerçekleşen bir savaşta ilk kez birleşik Arap – Türk orduları Çin ordusunu yenince bu başarı da Türklerin Müslüman olmasını hızlandırmış, Karlukların ardından Oğuzlar da İslam’a geçmişlerdir. İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar’dan (840) sonra Oğuzlar Büyük Selçuklu Devleti’ni (1040) kurmuşlardır.
ARAPLARIN TÜRK EGEMENLİĞİNE GİRMESİ ! Abbasi devletinin son dönemlerinde Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletinin dağılmasıyla Anadolu’da bir sürü Türk beyliği/devletçiği oluşmaya başlar. Bunlardan Osmanoğulları 1224 yılından itibaren güçlenmeye başlayarak hızla devlet olmaya yönelir ve Anadolu birliğini sağlar. Bu arada Abbasi hanedanlığının sona ermesiyle hilafet ve yönetim Memluk hanedanlığına geçmiş ve Memluklar (Mısır) Devleti (1259-1517) dönemi başlamıştır.
1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Doğu Roma-Bizans’ın mirasına konan Osmanlı Devletinin güneye doğru genişlemesiyle Türk-Arap çatışmaları yeniden başlar. Ancak, bu kere Araplar Kahire yakınında Ridaniye’de çok ağır bir yenilgiye uğrar. Üç gün süren sokak savaşlarından sonra Kahire’nin düşmesiyle, Mısır Osmanlı topraklarına katılır. Yavuz Sultan Selim halifeliği Araplardan devralır (1517). Halifelik Osmanlı’nın yıkılışı (1922) ve hilafetin 1924 yılında kaldırılmasıyla sona erecektir.
TÜRKLER NEDEN İSLAM’A DİRENDİLER? Kuşkusuz, “Türkler madem Müslüman olacaklardı neden İslam’a bu kadar çok direndiler? Neden bir türlü Müslüman olmak istemediler?” diye bir takım sorular akla gelebilir tabi ki. Bu bağlamda Türk töresine ve mitolojisine kısaca bir göz atarsak en azından teolojik açıdan bu soruları yanıtlamak mümkün olabilir. (İslamiyet öncesi Türklerin inançları, devirden devire, zaman ve mekana göre müthiş bir çeşitlik ve değişkenlik gösterir.)
Her şeyden önce Türklerin bir peygamberi ve kutsal kitabı olmamasına rağmen Türk destanlarında, masallarında ve Anadolu’da yaşamakta olan bazı grupların (Yörükler, Türkmenler, Aleviler, Mevleviler vs) gelenek ve göreneklerinde Türk töresine özgü inançların izlerine hala rastlamak mümkündür. Türk töresi yüksek erdem, dürüstlük, mertlik, onur, kadına saygı ve sevgi, yaşlılara itibar ve hürmet ile hayvan ve doğa sevgisine dayanan bir yaşam birlikteliği olarak özetlenebilir. Kadın erkeğin yoldaşı, acundaşı, kutlu ailenin temel direğidir. Kadın ve erkek hep birlikte çoluk çocuk eğlenir, yemek yer, dans eder, saz çalar, şarkı söylerler.
Doğa, kırlar, dağlar, göller, ırmaklar, hayvanlar, insanlar ve onların tinleri (ruhları) hepsi birliktedir, birlikte yaşarlar. Acun ve insan uyum içindedir. Şaman, kam, ya da, ozan-büyücü (druide) toplumun tinsel (ruhsal) önderidir. Her şey, her zerre canlıdır, hayat doludur. İnsanlara can vermeden önce gökte kuşlar gibi yaşayan tin “soluk, nefes” anlamına da gelir. Ölüm soluğun kesilmesi, tinin tenden (bedenden) ayrılması olarak algılanır. İnsan tini genelde kuş simgesindedir.
Tin ortak, tenler farklıdır. Hayvan ruhları da insan ruhları gibi ölümsüzdür. Hayvanın ayrı, insanın ayrı evreni yoktur. Evren ve yaşam birliği vardır. Bu tümlük ve ortak acun düşüncesi, kaynağını “Kök Tengri” Gök Tanrı’dan alır. İnsan Gök’ün verdiği yaşam gücünü korumaya ve çoğaltmaya çalışır. Bu yaşam gücü veya yaşam ruhuna “Kut” denir. Kut, “uğurlu, kutsal, şanlı” anlamlarına da gelir. (Kutlu olsun deriz).
Gök, gökyüzü, gökler sadece tinlerin yerleşkesi değil, yaşam gücü olan Kut’un da çıkış yeridir. Edilen dualarda para, pul, servet yerine Tanrı’dan daha çok Kutsal Tin olan Kut’u vermesi istenir. Uzun yaşamın kaynağı Kut’tur. Örneğin, toprağın çoraklaşması Kut’un kaybolması olarak yorumlanır. Geyiklerin, kurtların, hayvanların yavrulaması, doğum olayı, bereket, bolluk Kut’un gücüdür. Hristiyanlıktaki Kutsal Ruh (Ruhulkudüs) gibi Kut doğrudan Tanrı’dan gelir.
Gök Tanrı acunu, göklerdeki yıldızları, güneşi, ayı kapsayan bir varlıktır. Tengri sözcüğü hem somut gökleri, hem de soyut göklerin ruhunu betimler. “Kök Tengri” Gök Tanrı anlamına geldiği gibi “Mavi Gök” anlamına da gelir. Bu aynı zamanda insan soyunun, tüm canlı ve cansız varlıkların kök ve kökeninin “Gök Tanrı” olduğunun gizli bir imgesidir. Bu tanrı-acun-insan-canlılar tümlüğü ileriki yüzyıllarda -Platonizm’in de etkisiyle- Tasavvuf (Mistisizm, Gizemcilik) ve Sufi felsefesindeki “Varlık Birliği” (Vahdeti Vücut) inancının temellerini oluşturacaktır.
Gök Tanrı’nın yeryüzüne yansıması olan Umay bir bereket tanrıçasına özgü tüm özellikleri taşır. Ürünler, ekinler, hayvanlar ve yavruları, analar, gebeler, bebekler, çocuklar yeryüzü Tanrıçası Umay’ın koruması altındadır. İnsan ölünce göğe uçar. “Öldü” yerine “sunkar boldı” (sungur kuşu oldu), ya da, “uçuverdi” denir. Cennet’in adı “uçmag” dır. Kötülerin gittiği “tamag” denilen cehennemde suçlular cezaları bitene dek katran kazanlarına atılır.
TÜRKLER MÜSLÜMAN OLMASAYDI NE OLURDU? Türkler Müslüman olmakla kendilerine yabancılaşmış, özgün Türk aile düzeni yıkılmış, kadını ikinci plana atan, feodal aşiret kurallarını (çok eşlilik, kölelik, ağır cezalar, cihat, vs ) dayatan gelenek, görenek ve törelerine tamamen aykırı bir dinin boyunduruğu altına girmişlerdir. Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Ömer Hayyam, Yunus Emre, Mevlana gibi düşünür, bilge ve önderler bu dinsel boyunduruğa kısmen de olsa direnmeye çalışmışlar, daha insancıl, daha sevecen ve evrensel bir inanç arayışına girişmişlerdir.
Eğer Türkler Orta Asya’dan eski komşuları Çinliler ve Japonlar gibi eski inançlarına bağlı kalmış olsalar, kendi Göktürk alfabelerini kullanmaya devam etselerdi acaba ne olurdu? Türkler de Çinliler ve Japonlar gibi bir dünya devi olmayı başarabilirler miydi? Bu iyi mi olurdu, kötü mü olurdu? İyi ve kötüden öte nasıl bir Türkiye olurdu? İleri demokrasi, açılım saçılım, zorunlu din dersi, imam-hatip vs vs olur muydu, olmaz mıydı? İmdi sözü uzatmadan sanırım: ne laik anti-laik, ne İmam Hatip okulları, ne zorunlu din dersi, ne türban, ne çok karıyla evlenmek, ne çocuk evliliği, ne çocuk gelinler, ne huri ne gılman, ne harem ne selam, ne helal ne haram, ne kafir ne gavur, ne misvaklı diş macunu, ne haşema, ne kara çarşaf, ne saç, kıl, tüy, ne hoparlörlü cami, ne de ılımlı İslam gibi dine bağlı ya da dinsel kökenli sorunlar yaşamazdık herhalde değil mi?
submitted by kedi7nickimi to KGBTR [link] [comments]


2020.11.17 10:51 Sleepparalysisdemon5 Gidiş

Sesim çıkmıyordu bir türlü. Oğlanlar beni iyi dövmüştü copları ile. Yasak varken çıkmak benim hatamdı. Ama evde de hiçbir şey kalmamıştı. Açlıktan ölse miydim yani? Zaten uzaktan gelen top sesleri kafamı yememe neden oluyordu. Ne kadar oğlanlar sert dövmüş olsa da değmişti dışarıya çıkmak. Bir süre yerde uzandım öylece. Patlama sesleri birkaç gündür aralıksız devam ediyordu. Bir iki güne kalmaz yine daha güvenli bir şehre yollarlar bizi diye düşündüm. Savaştan beri kaldığım 3. Şehirdi burası. Memleketimi bırakalı uzun bir süre olmuştu. 2. Şehri de çok sevmiştim. O zamanlar hala savaşı kazanabiliriz diye düşünüyordum. Şimdi umurumda bile değil. Aynı şeyler tekrar olacak büyük ihtimal. Sadece değişim olurken yüzlerce kişi idam edilecek o kadar.
Polisten dayak yemek gerçekten kötü. 2. Kez dövmüşlerdi beni şuan. İlk olarak 13 yaşında dövmüşlerdi. Yine sokağa çıkma yasağı vardı. Şimdiki gibi acımamışlardı. Uzanırken çocukluğumu düşündüm böylece. Çok bir şey hatırlamıyorum. Uzun zaman geçmiş aradan. Ama bu durumdan daha mutlu olduğum kesin. Şimdi beş parasız olarak düşmandan kaçıyorum. Yakında beni askere alacaklarından hiç şüphem yok. Büyük ihtimal uzaktaki patlamaların birinde yok olurdum. Belki birisi de beni yok eden patlamanın sesini duyardı. Aynı benim şuan duyduğum gibi.
İşte böyle yerde uzanırken bir düşünceden diğerine atlıyordum. Sonunda zil sesini duydum. Polisler bir süredir zil kullanıyordu. Nedenini kimse bilmiyor. Zar zor ayağa kalktım. İçim dışıma çıkacak gibi hissediyordum. Başım zonkluyordu. Karnımda da ağrı vardı. İki elimle karnımı tutarak yürümeye başladım. Düşüncelerimi tamamen bırakmıştım. Sadece yürüyor ve hiçbir şey düşünmüyordum. Burada sadece yatarken ve yazarken düşünmeye vakit bulursunuz. Diğer zamanlar boş bir kutuya benzersiniz. Gözleriniz ruhsuzdur. Yüzünde bir ifade bile yoktur. İşte ben de aynı bu durumda, sendeleyerek yürüyordum. Zil sesinin yaklaştığını hissettim. İçimi bir korku sardı ve daha hızlı yürümeye başladım. Kafamın ağrısı artıyordu. Yürüdüm ve yürüdüm, sonunda evimin kapısına geldim. Burası A3 bloğuydu. Tüm binalar aynı şekil ve renge sahipti. Birçok kez evimin yerini şaşırdığım olmuştur. Kapıyı çektim ve içeriye girdim. Metal merdivenlerden yukarıya doğru çıkmaya başladım. Merdivenlerin sesi binada yankılanıyordu. Sonunda evimin kapısına geldim. Kapının yanındaki metal kutuya mesaj var mı diye baktım. Siyah bir şerit ile kapanmış bir mektup vardı. O an içimi bir korku saldı. Halk arasında mektubun şeritleri ile ilgili bir şifre vardı. Sarı şerit varsa normal, kırmızı varsa ceza, siyah şerit varsa oldukça kötü bir şey demekti. İdam cezası gibi. İnsanlar o kadar umursamazdı ki idam cezası gördüğünüzde kendiniz gidiyordunuz. Gitmezseniz daha kötü şeyler oluyordu fakat insanların bu işkencelerden korktuğu için değil, sadece umursamadıkları için gittiklerini anlamak çok zor değildi. Böylece zarfı aldım ve iğrenç kokulu evime doğru girdim.
Beklediğim şey vardı. Askere alım. İçimden gülmek geçti o an. Hayatımın nasıl geçeceğini ne kadar iyi bildiğim için. Zeka ile alakası yoktu bunun. Aynı okuduğumuz kitabı tekrar okurken nasıl olacağını bilmemiz gibi aynı. Bazen doğumumuzun ardından nasıl yaşayacağımıza, nasıl öleceğimize karar veriyorlarmış gibi geliyor. Neyi savunacağımız, neyi yiyeceğimiz, hangi işi yapacağımızı gibi. Bu düşünceleri bir an düşündükten sonra okumaya devam ettim. Kayıt olacağım yeri, tümenimi gibi şeyler yazıyordu. Çok umursamadım. 2 gün içinde gelmem lazım diyordu. Yarın direk gitmeye karar verdim. Bir çantayı anca dolduran eşyalarımı koydum. Diğer şeyler benden sonra gelecek insan içindi. Böylece çantamı yatağımın yanına koyup zonklayan kafam ve ağrıdan durmayan karnım ile kabus dolu uykuma daldım.
submitted by Sleepparalysisdemon5 to hikayee [link] [comments]


2020.11.16 07:41 sum-poopins Bilgiyi Nasıl Süzgeçten Geçiriyorum?

Merhabalar, geçenlerde u/Eti_Mola isimli arkadaş, yazdığım bir yazının, kendisinin eleştirel bakış açısına katkı sağladığından ve ona yeni bir alışkanlık kazandırdığından bahsetti. Bu da, bana bir fikir verdi: edindiğim bilgilere nasıl ulaştığımı ve bunları nasıl süzgeçten geçirdiğimi anlatmak. Başka bir deyişle, bilgi edinme konusunda nasıl bir yöntem izliyorum? Bu soruyu cevaplamanın yararlı olacağını düşünüyorum çünkü oldukça önemli bir konu. İzlediğim yöntem, bilimsel yöntemin bir taklidi olan, empirik bir düşünme şeklidir. Aşağıda yazacaklarımın her şeyi kapsayacağı ve size mükemmel bir yöntem sunacağı iddiasında değilim. Lakin yararlı olacaktır.

Yöntem

- %100 gerçeğe ulaşabileceğimiz iddiasını reddediyorum. Bu yaklaşımım, bilimsel yöntemdeki yanlışlanabilirlik ilkesinin öneminden gelmektir. Bilimdeki hiçbir açıklama yanlışlanamaz değildir. Gözlemlediğimiz olgular ve bunları açıklayan hipotezler vardır. Bu hipotezlerin bolca kanıtlarla desteklenmiş hallerine teori deriz. Bilimsel yöntemin işleyişini kavramış insanlar bilecektir ki, bilimdeki hiçbir teori "%100 gerçek" değildir. Bu teorilerin, şu ya da bu yanları sürekli olarak değiştirilir, hatta kimi zaman teoriler tamamen terk edilir. Bunun sebebi, her şeyin göreli olması veya bilimin keyfi bir uğraş olması değildir. Hayır, bunun sebepleri, yeni kanıtlar keşfetmemiz, zamanla daha iyi açıklamalar bulmamızdır.
Bir örnek olarak, Darwin'in doğal seçilim yoluyla evrim teorisi verilebilir. Bu teori ortaya çıktığında, genetik bilgisi yoktu. Zamanla genetik alanı kuruldu ve "zararlı veya yararlı mutasyonlar" ile evrimin gerçekleştiği keşfedildi. Bu keşif, Darwin'in teorisinin temel ilkelerini yok etmedi fakat onların üstüne kurdu. Ancak zamanla bunun da aşırı basitleştirme olduğu anlaşıldı. Mutasyonlar yakından incelendiğinde, mutasyonların çoğunun yararlı veya zararlı değil, nötral mutasyonlar olduğu keşfedildi. Yani, kalıtsal materyal üstündeki değişikliklerin çoğunun canlıya bir etkisi olmuyordu (bkz: modern sentez). Bu, yine, Darwin'in teorisinin temel prensiplerini değiştirmedi fakat onlara ekleme yaptı, açıklama gücümüzü arttırdı. Lakin iş burada da bitmiyor! Daha da yakından yapılan incelemeler, "nötral" mutasyonların çoğunun, çok hafif yararlı veya zararlı olduğunu gösterdi. Yine, temel prensipler değişmese de, detay arttı ve gerçeğe bir adım daha yaklaşıldı.
Doğal seçilim yoluyla evrim teorisi, bu açıdan güzel bir örnektir. Gerçeğe nasıl aşama aşama yaklaştığımızı gösterir. Lakin bilimsel bilginin ilerlemesinin tek yolu bu değildir. Kimi zaman, teorilerin ne kadar eksik ve yetersiz olduğu da anlaşılmıştır. Örneğin, Newton'un sözümona "kanunları" sadece belirli koşullar altında geçerlidir. Evren bazında düşündüğünüzde, görelilik dolayısıyla iş çok daha farklılaşmaktadır.
Yukarıda "üstüne kurulan" ve "kısıtlı" teorilere örnek verildi. Başka bir teori tipi, yanlışlanma oranı çok daha yüksek olandır. Buna, Thomson'ın atom teorisi örneği verilebilir. Thomson'a göre, atomlar çikolata parçacıklı kurabiyeye benziyordu. Kurabiyenin un kısmını protonlar ve çikolata parçacığı kısmını elektronlar oluşturuyordu. Bugün biliyoruz ki, bu teoride oldukça yanlıştır. Lakin kuantum fiziği konusundaki ilk keşiflerin yapıldığı dönemde, elindeki verileri en iyi açıklayan teori olarak Thomson'ın aklına bu gelmişti. Daha çok verinin elde edilmesi, oldukça hızlı bir şekilde bu teorinin geçerliliğini yok etti.
Burada, bilimsel yöntemden çıkarılacak ders, gerçeği hiçbir zaman %100 açıklayamayacağımızdır. Yapabileceğimiz en iyi şey, elimizdeki verileri en iyi açıklayan ve her zaman değiştirilebilir olacak teoriler kurmaktır. Bu teorilerin güvenilirliği farklıdır. Kimi zaman temelleri sorunludur (Thomson), kimi zaman sadece istisnaları açıklayabilir (Newton), kimi zaman da temelleri doğru olsa da eksikleri oldukça fazladır (Darwin). Lakin unutulmaması gereken, en önemli şeyin kanıt olduğudur. Yeni kanıtlar aranmalı ve bunlar ortaya çıktıkça, teoriler modifiye edilmeli, hatta gerekiyorsa terk edilmelidir.
Bahsettiğim bu prensipler dolayısıyla, benim bu subreddite yazdığım hiçbir açıklama, sabit bir gerçek değildir. Hepsi, edindiğim verileri en iyi açıklayan teorilerdir. Bu, kimilerine zor, hatta imkansız bir şey veya bir hakaret gibi gelecektir. Lakin bilimsel yöntemin neden başarılı olduğu anlaşılırsa, bu düşünce biçiminin değeri fark edilecektir.
- Yukarıdaki düşünce biçiminin bir uzantısı olarak, bilimin, uygulanabilir olduğu her alanda, diğer bütün alternatiflerden daha doğru bilgiyi ürettiğini düşünüyorum. Bunun sebebi, bilimin bir dogma olması veya yanılmaz olması değildir. Tam tersine, bilimde tekrarlanamayan makaleler oldukça fazladır. Lakin bilim, bir bütün olarak, kendi inceleme alanı içerisinde gerçeğe en yakın açıklamalar ürettiğini kanıtlamıştır.
Bununla beraber, bir alana bilimin uygulanabilir olması, o alan hakkındaki yegane önemli bilgiyi bilimin ürettiği anlamına gelmez. Örneğin, ahlak hakkında psikolojik araştırmalar vardır fakat ahlakın başka yönlerini felsefenin etik dalı incelemektedir. Bir konuda bilimin uygulanabilir olması, aynı konuya farklı yöntemlerle yaklaşılamayacağı anlamına gelmez. Ancak, bilimin spesifik olarak dediği şeye öncelik vermek gerekir. Spesifik kısmına vurgu yapıyorum çünkü medyada sık sık bilimsel bulgular bağlam dışına çıkarılıyor ve olduğundan çok daha büyükmüş gibi gösteriliyor. Örneğin, bir grup bilim insanı farelerde X kanserinin hücrelerini, var olan yöntemlerin ortalamasından %30 daha etkili tedavi eden bir ilaç mı buldu? Medya bunu "Bilim adamları kansere çare buldu," diye verir. Bu da beni başka bir konuya getiriyor.
- Hemen her zaman, bilgiye birinci elden ulaşmaya çalışıyorum. "X kişisi şunu demiş," veya "Bilmem ne kitabında şu kanıtlanmıştır," gibi iddialar kendi başlarına güvenilir değildir. Bu kaynakları bulup kontrol etmek gerekiyor. Bu, süreci oldukça uzatabiliyor ama doğruluk açısından inanılmaz derecede yarar sağlıyor. Özellikle insani konularda (örn. tarih, siyaset) bunu yapmak gerekiyor çünkü doğa bilimlerinin aksine, bu alanlarda söylenileni bağlam dışına çıkarma olayı çok daha fazla yapılıyor. Hiçbir toplum kesimi veya ideoloji bundan muaf değil.
- Bilimsel yöntemden çıkarılması gereken diğer bir ders, istatistiksel düşünmedir. Bu düşünce biçimi, tikel vakalara odaklanmak yerine, bütün veri seti ne diyor ona bakar. Aynı zamanda, iyi bir istatistiğin rastgele seçilmiş ve yeterli büyüklükte bir örneklem düzeyine sahip olması gerektiğini bilir. Bu oldukça önemlidir çünkü rastgele seçilmemiş örnekler yanıltıcıdır. Örneklemi seçen kişinin istediği şekilde manipüle edilebilir, hatta kişi bunu amaçlamamış olsa bile böyle olacaktır. Yeterli büyüklükte olması yine aynı şekilde önemlidir çünkü az kişi sayısı, geneli temsil etmeyecektir. Atıyorum, bir kişinin etrafında gördüğü 10-20 kişinin başına bilmem ne olayının gelmesinin hiçbir önemi yoktur. Bu grup toplumun genelini yansıtmayan bir azınlığı oluşturuyor olabilir. Çoğu insan, özellikle insani meselelerde, bu detayı oldukça kaçırıyor. Örneğin, yıllardır, etrafında bir tane bile hükümet savunucusu arkadaşı olmayan insanlar, her seçim sonrasında çıkıp "Kim veriyor bunlara bu oyları?" diye soruyor. Etraflarında hiç hükümet yanlısı olmamasının sebebinin, kendileri, yaşadıkları bölge, seçtikleri sosyal çevre vb. olabileceğini hiç düşünmüyorlar.
- Yanlışlanabilir olmayan önermeleri ciddiye almıyorum. Örneğin, kimi muhalifler, hala, cumhurbaşkanı seçimi akşamında Muharrem İnce ve ailesinin kaçırıldığına inanıyor. Buna dair bir kanıtları var mı? Elbette yok. Bunu doğrudan yanlışlayabiliyor muyum? Hayır, lakin bir kanıtı olmayan iddianın ciddiye alınacak bir yanı yoktur. Russell'ın çaydanlığı örneği bunu oldukça iyi şekilde göstermektedir.
Bunun bir uzantısı olarak, komplo teorisi gibi mevzuları "çok çılgın" oldukları için değil, hemen her zaman hiçbir kanıt içermedikleri için eleştiriyorum. Bu "teorileri" ortaya atanlar, neredeyse her zaman, kanıtsal düşünmeyi bilmeyen, kafasına göre bağlantılar çizen kişiler oluyorlar. Oysa empirik kanıt bazlı düşünmeyi, yanlışlanabilirliği vb. öğrendiğinizde, bu "teorilerin" hemen hepsinin ne kadar saçma olduğunu fark ediyorsunuz. Örneğin, Pizzagate komplosu ortaya atıldığında, bu teoriyi prensip olarak yanlış bulmak yerine, "kanıt" diye öne sürülenlere bakmıştım. İnsanların kanıt diye öne sürdüğü şey şuydu: Clinton'ın sızan e-postalarındaki "pizza" kelimesi "çocuk p.rnosu" anlamına gelseydi, onlar çocuk istismarcısı olurdu. Bunun bir kanıt olduğunu öne sürüyor ve çok büyük bir komployu açığa çıkardıklarını idda ediyorlardı. Bu, elbette absürttü. "Halamın taşakları olsa dayım olurdu," bir kanıt veya açıklama değildir.
Bunları demiş olmakla beraber, kulağa çılgın gelen kimi iddiaların gerçek olduğu oluyor. Buna örnek olarak, zamanında komplo denilen, ABD ve İngiltere'nin 1950'lerde İran'da yaptırdığı darbe verilebilir. Başka bir örnek, Türkiye'deki derin devlet ve yaptığı her şeydir. Bunlar, bunları destekleyecek oldukça fazla kanıt olan şeylerdir. Sonuç olarak, her şeyden önce, doğru düzgün kanıt aramak gerekiyor.
- Bir konuda, aklıma gelen bir açıklamanın yanlışlığını kanıtlamaya çalışıyorum. Başka bir deyişle, incelediğim mevzuyu başka açıklamalar ne kadar açıklayabiliyor, buna bakıyorum. Bunu, bilimdeki sıfır hipotezi uygulamasından örnek aldım. Şu ana kadar oldukça işime yaradı çünkü olaylara farklı açılardan yaklaşmamı, aklımdaki açıklamayı alternatiflerle kıyaslamamı sağlıyor. Kimi zaman, alternatif bir açıklamanın veya açıklamaların daha mantıklı olduğunu fark ediyorum. Kimi zaman da, tatmin edici bir açıklama bulamasam da, elimdeki açıklamanın tek başına yetersiz olduğunu fark ediyorum.
Buna bir örnek, ABD'deki kimi solcuların sık sık öne sürdüğü "Az oy veriyoruz çünkü gelişmiş ülkelerdeki insanlar siyasi olarak daha tembeldir," iddiasıdır. Bu, solcu bir insanın kulağına çok hoş gelen bir şeydir çünkü solcu önyargılara neredeyse mükemmel bir şekilde hitap eder. Lakin gerçek bu mudur? ABD'de oy vermenin lojistiği nedir? Sonuçta çok büyük bir ülke. Aynı zamanda, ABD'de oy verme günü bir tatil değildir. Bu, oy vermeyi oldukça zorlaştırıyor olmalı, özellikle, iş yeri bu konuda sorun çıkarıyorsa. Başka bir değişken, ABD'de insanların kendi kendilerine seçim kaydı yaptırmak zorunda olmasıdır (Türkiye'de bu böyle değil). İşin içine böyle ekstra bir adım girmesi, bunu daha da zorlaştırıyor olmalı. Diğer bir faktör, ABD'de çok uzun zamandır iki parti seçim sistemi olmasıdır. Bu sistemin insanları bezdirdiği ve anlamlı bir gelişimin çok zor olduğu bir durum yarattığı eleştirisi var. Sebepler daha da arttırılabilir.
Bütün bunlar, bahsettiğim önermenin oldukça şüpheli olmasına yol açıyor. Yani, "gelişmiş ülkelerin daha apolitik olduğu" iddiası oldukça şüpheli bir açıklama oluyor. Alternatif açıklamalarla ilgili verdiğim örnek burada bitti ama bu şüphelerin haklılığını şöyle göstereyim. Gerçekten de, ABD'yi diğer gelişmiş ülkelerle kıyaslayınca, oy verme oranının, gelişmiş ülkelerin çoğuna göre daha düşük olduğunu görüyoruz. Attığım listeye bakınca, gelişmiş ülkelerin ne kadar çeşitli bir oy verme oranına sahip olduğu da görülüyor.
Bu iddianın bir uzantısı da "[ABD'de] oy vermeyenler, seçimlerden etkilenmeyen ayrıcalıklı kesimlerdir," iddiasıdır. Bu da, solcu bir insanın kulağına çok hoş gelir ama gösterilebilir bir şekilde yanlış. Bir araştırma, ABD'de oy vermeyenlerin daha çok "düşük gelirli ve beyaz olmayan" kişiler olduğunu göstermiştir.
Bu iddia ve uzantıları üstünde uzun uzun durdum çünkü önyargılara hitap ettiği sürece, entelektüel tembelliğin ne kadar hızlı yayılabildiğini ve kendisini "açıklama" olarak sunabildiğini çok iyi gösteriyor. Diğer değişkenleri değerlendirmek ve alternatif açıklamaları gözden geçirmek, bu açıklamanın yeterliliğine şüphe düşürüyor. Doğrudan, bu konuda yapılmış istatistiki araştırmalara (kanıtlara) bakmaksa, bu açıklamanın yanlış olduğunu gösteriyor.

Son

İzlediğim yöntemle alakalı olarak aklıma gelenler şimdilik bunlar. Özetleyecek olursam, şu prensiplere sahibim.
1) %100 gerçek yoktur. Elimizdeki kanıtları açıklayan teoriler vardır ve bunlar değişebilir.
2) Bilim, uygulanabilir olduğu çerçevede en doğru bilgiyi üretir. Bu yüzden, bilimle çelişen bilgiler yanlıştır. Lakin başka alanlar, bilimin incelediği alanları farklı açılardan açıklayabilir ve bu da değerlidir.
3) Bilgiye birinci elden ulaşmak gerekmektedir. Bunu yapmamak, yanlış yönlendirmeye açık olmaktır. Bu, özellikle insani mevzularda çok fazla gerçekleşmektedir.
4) İstatistiksel düşünme önemlidir. Bunun uzantısı olarak, doğru örneklem seçimini anlamak gerekir.
5) Yanlışlanabilir olmayan iddiaların bir önemi yoktur. Kanıt, her şeyden önce gelmektedir.
6) Bir iddiayı test ederken, doğruluğunu kanıtlamak istediğim iddianın aksi doğruymuş gibi davranıyorum. Yani onun yanlışlığını kanıtlamaya çalışıyorum. Bunun uzantısı olarak, alternatif açıklamalar incelediğim olguyu ne kadar açıklıyor, buna bakıyorum.
Atladığım şeyler olduysa, zamanla eklerim.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.11.15 20:23 TeaganCroftt Beklenen İstanbul depreminde olabilecekler

Beklenen İstanbul Depreminde olabilecekler (a)
deprem anı: çığlık çığlığa koşan insanlar, kağıt gibi yıkılan evler olacaktır her yerde. yeni yapılan bir kaç mahalle, istisnai 3 5 bina dışında heryer toz bulutu, her yer yıkık, her yer kaos, her yer ne yapacağını bilmeyen insanlarla dolacaktır.
depremden hemen sonrası: enkaz altında kalanlara bağıranlar, ve ilk yağmacılar bu dönemde olacaktır. elektrikler kesilecektir. cep telefonları kitlenecektir. medya yayınları aksayacaktır. depolar, mağazalar, marketler soyulup soğana çevrilecektir.
depremden birkaç saat içinde: ağır yaralılar ölmeye başlayacaklardır. ölüm sayısı bu bölümde yaklaşık 100-150bin olsa da hızla artacaktır. artçılarla yıkılmayan binalar da yavaş yavaş yıkılacaktır. suç oranı yağma için büyük oranda artacaktır. köprüler 8 büyüklüğü görmeden muhtemelen yıkılmayacaktır fakat yollar perişan olacağı için bütün ulaşım kitlenecektir. herkes istanbuldan kaçmaya çalışacaktır. hastaneler yıkılmamışlar ise kaos ortamında kavga ve ölümlere şahit olacaktır.
depremden sonra ilk gece: enkaz altından insan çıkarmak dışarıdaki ölüleri sevketmek ya da kurtulanları doyurmaktan çok daha önemsiz duracaktır. 15 milyonluk hatta etrafındaki büyük şehirlerle 20 milyondan fazla nüfusu olan bir şehri elden doyurmak imkansız olduğundan hırsızlık veya cinayet olayları yaşanacaktır. şehri ağır bir kıtlık havası kaplayacaktır. eğer kış ise, ilk geceden itibaren donarak ölümler başlayacaktır, hem enkaz altındakiler hem dışarıdakiler için.
24-48 saat arası:rüzgar hali hazırda esmiyorsa inmeyen toz inecektir. yaralı olarak hastaneye gitmeye çalışanlar bir muhattap bulamayacaklardır. iç kanama, travma gibi vakalar büyük oranda öleceklerdir. enkaz altındaki ölüler yavaş yavaş kokmaya başlayacaklardır. türkiye çapında istanbuldan kaçanları evinize alın, bolbol ekmek üretin türü kampanyalar başlayacaktır, gıda yardımı yapın. bilgi dezenfermasyonu olacaktır. ölü sayısı ve hal durumuyla ilgili deprem bölgelerine muhabirler giremeyeceği ya da girmeyeceği için kulaktan duyma veya tahminlerle bilgiler verilecektir. ekmek, yemek, çadır, soğuk, bebekler, çocuklar ve yaşlılar çok büyük problem teşkil etmeye başlayacaktır.
48-72 saat arası:enkaz altından çıkarılanlar olsa bile, ki iş makineleri veya akut bu işe başka deprem kadar yoğunlaşamayacaktır, hastanede ilgisizlikten öleceklerdir. açlık çoğu insan için ciddi bir hal aldığı için her yemek yardımında kalabalık ve kaostan insanlar ölmeye başlayacaktır. şehrin elektriği muhtemelen geri getirilemediği için zaruri ihtiyaçlar karşılanamayacaktır. su ciddi bir problem haline gelecektir. sevkiyatlar aksayacağı için damacana veren şirketler servis veremeyecektir. istanbul dışına muazzam göç olacaktır. çalıntı otostop otobüs veya herhangi bir şekilde yürüyerek de olsa insanlar istanbuldan kaçmaya çalışacaklardır. ölü sayısı 400bin civarına tırmanacaktır.
72-96 saat arası: martılar şehrin içine girip sokaktaki ya da enkazdaki ölüleri yemeye başlayacaklardır. şehir kokmaya başlayacaktır. kurtulanlar da açlık veya soğuktan ölmeye başlayacaklardır. su açlık bir çöl gibi saracaktır istanbulu.
4-7 gün arası: devlet bütün dış-iç yardım stoğunu eritip marmara bölgesi dışında çok az varolan fabrikasına ne üretebildiyse afet bölgesine göndermeye devam edecektir. hükümetin resmi olarak düşüp askerin yönetime el koymasını bu aralar öngörüyorum. bütün tsk bütün şehri afet bölgesi istediği yeri de karakolu yapacaktır, şehir dışından vicdani görev olarak gelmiş doktor ve hemşireleri çalıştırmaya çalışacaktır. yemek kimseye yetmeyecektir. battaniye çadır gibi yardımlar ikinci planda kalcak, soğuk perişanlık ve ölüm yaratmaya devam edecektir.
  1. hafta: türk ekonomisi, türk lirası değerinin çoğunu yitirecektir. istanbul dışındaki hayat için inanılmaz bir enflasyon söz konusu olacaktır. ekmek günler çerisinde özellikle marmaraya yakınyerlerde 1den 5e hatta 10 liraya çıkabilecektir. bütün ülke stokları ve depolarına devlet el koyup istanbula gönderecektir. bu sırada şehirde, pislik, hastalık, açlık ve ölümler önüne geçilemez bir hal almaya başlayacaktır. ölü sayısı depremden hemen sonraya göre belki de 500 bin artış gösterecktir. kurtulanların bile kurtarılamaması, dışarıdakilerin salgın hastalıklarda ölmesi, özellikle patlayan bebek ve çocuk ölümleri bundan sonra da devam edecektir.
2-4 hafta arası: ölü sayısı depremden hemen sonraya göre 1 milyona yakın artış gösterecktir. ekonomide kur, ekmek fiyatı, temel gıda malzeme fiyatları sabitlenecek, tsk tarafından yönetilen afet bölgesinde belki sözlü belki yazılı karne ile yemek dağıtımı devam edecektir. ilaç yokluğu, müsait olmayan şartlar gönüllülerin geri dönüşüne sebep olabilecektir. iş makineleri toplu mezarlar kazacaklar, belki de kimlik tespitlerine gerek olmadan insanlar gömüleceklerdir. ölüm ve göç sebebiyle istanbulun nüfusu maksimum 3-4 milyon kalacaktır.
1-3 ay arası: koku dağılacaktır. istanbul hayalet şehir haline gelecektir. içinde 1 insanın dahi olmadığı hayalet yıkık mahalleler ortaya çıkacaktır. gıda tüm türkiyede sorun haline gelecektir. ithalat ile bu sorun çözülmeye çalışılacaktır. süpermarketler büyük oranda bomboş koridorlarda 3 5 ekmek peynir zeytin domates patates satan, konserve koyulan yerler olacaklardır. ülke üretimi çok büyük oranda düşecektir. imkb eğer olur da açılırsa %98lere varabilecek düşüş gözlemlenecektir. dolatl 20nin üzerine çıkacaktır. bu sırada şehrin elektriği ve suyu geri kazandırılmaya çalışılacaktır. şehir suyu pisliği hastalıkların önüne geçilememesi, pislik gibi sebeplerden ölümler son hızla devam edecektir.
1 sene içinde: özellikle facebook gibi siteler aracılığıyla insanlar ulaşabildiklerine ulaşacaklardır, ulaşılamayanlar öldü kabul edileceklerdir. resmi rakamların çok çok üzerinde gerçek ölüm sayıları olacaktır. türk ekonomisi %80lere varan oranda küçülecektir. ekonomik krizin ötesinde, yaşam zorluğu çekilecektir. 1 yıllık aranın ardından bazı kurumlar çalışmaya veya eğitime devam ederken bazı kurumlar bunu başaramayacaktır. asker başta kalmaya devam edecek, seçim yönünde bir istek veya ihtiyaç olmadığı için seçim yapmayacaktır.
hepsinden sonra: deprem sonucu(hastalık, açlık vs. dahil) 1-2 milyon arası insan yok olacaktır. bu trajediyi bu millet atlatamayacaktır. hayat devam edemeyecektir. türkiye tüm dünyada depremin yıktığı ve bitirdiği ülke olarak kalacaktır. toprak altıda yatan bir tanıdığı olmayan olmayacaktır. enkazlar yıllar boyu kıpırdatılamayacaklardır.
istanbul ise yıllarca basit bir kasaba olarak işleyecektir, bütün ekonomik turistik, endüstriyel yükü uçacaktır. türkiyenin yeni istanbulu yeni yüzü uzun süre izmir olacaktır. tarım ülkesine dönüş ve fabrikalar ile ülkeyi doyurmak üzere üretim yapılmaya çalışılacaktır.
submitted by TeaganCroftt to KGBTR [link] [comments]


2020.11.15 13:17 cakircem1903 Beklenen İstanbul Depreminde Olabilecekler

Beklenen İstanbul Depreminde olabilecekler (a)
deprem anı: çığlık çığlığa koşan insanlar, kağıt gibi yıkılan evler olacaktır her yerde. yeni yapılan bir kaç mahalle, istisnai 3 5 bina dışında heryer toz bulutu, her yer yıkık, her yer kaos, her yer ne yapacağını bilmeyen insanlarla dolacaktır.
depremden hemen sonrası: enkaz altında kalanlara bağıranlar, ve ilk yağmacılar bu dönemde olacaktır. elektrikler kesilecektir. cep telefonları kitlenecektir. medya yayınları aksayacaktır. depolar, mağazalar, marketler soyulup soğana çevrilecektir.
depremden birkaç saat içinde: ağır yaralılar ölmeye başlayacaklardır. ölüm sayısı bu bölümde yaklaşık 100-150bin olsa da hızla artacaktır. artçılarla yıkılmayan binalar da yavaş yavaş yıkılacaktır. suç oranı yağma için büyük oranda artacaktır. köprüler 8 büyüklüğü görmeden muhtemelen yıkılmayacaktır fakat yollar perişan olacağı için bütün ulaşım kitlenecektir. herkes istanbuldan kaçmaya çalışacaktır. hastaneler yıkılmamışlar ise kaos ortamında kavga ve ölümlere şahit olacaktır.
depremden sonra ilk gece: enkaz altından insan çıkarmak dışarıdaki ölüleri sevketmek ya da kurtulanları doyurmaktan çok daha önemsiz duracaktır. 15 milyonluk hatta etrafındaki büyük şehirlerle 20 milyondan fazla nüfusu olan bir şehri elden doyurmak imkansız olduğundan hırsızlık veya cinayet olayları yaşanacaktır. şehri ağır bir kıtlık havası kaplayacaktır. eğer kış ise, ilk geceden itibaren donarak ölümler başlayacaktır, hem enkaz altındakiler hem dışarıdakiler için.
24-48 saat arası:rüzgar hali hazırda esmiyorsa inmeyen toz inecektir. yaralı olarak hastaneye gitmeye çalışanlar bir muhattap bulamayacaklardır. iç kanama, travma gibi vakalar büyük oranda öleceklerdir. enkaz altındaki ölüler yavaş yavaş kokmaya başlayacaklardır. türkiye çapında istanbuldan kaçanları evinize alın, bolbol ekmek üretin türü kampanyalar başlayacaktır, gıda yardımı yapın. bilgi dezenfermasyonu olacaktır. ölü sayısı ve hal durumuyla ilgili deprem bölgelerine muhabirler giremeyeceği ya da girmeyeceği için kulaktan duyma veya tahminlerle bilgiler verilecektir. ekmek, yemek, çadır, soğuk, bebekler, çocuklar ve yaşlılar çok büyük problem teşkil etmeye başlayacaktır.
48-72 saat arası:enkaz altından çıkarılanlar olsa bile, ki iş makineleri veya akut bu işe başka deprem kadar yoğunlaşamayacaktır, hastanede ilgisizlikten öleceklerdir. açlık çoğu insan için ciddi bir hal aldığı için her yemek yardımında kalabalık ve kaostan insanlar ölmeye başlayacaktır. şehrin elektriği muhtemelen geri getirilemediği için zaruri ihtiyaçlar karşılanamayacaktır. su ciddi bir problem haline gelecektir. sevkiyatlar aksayacağı için damacana veren şirketler servis veremeyecektir. istanbul dışına muazzam göç olacaktır. çalıntı otostop otobüs veya herhangi bir şekilde yürüyerek de olsa insanlar istanbuldan kaçmaya çalışacaklardır. ölü sayısı 400bin civarına tırmanacaktır.
72-96 saat arası: martılar şehrin içine girip sokaktaki ya da enkazdaki ölüleri yemeye başlayacaklardır. şehir kokmaya başlayacaktır. kurtulanlar da açlık veya soğuktan ölmeye başlayacaklardır. su açlık bir çöl gibi saracaktır istanbulu.
4-7 gün arası: devlet bütün dış-iç yardım stoğunu eritip marmara bölgesi dışında çok az varolan fabrikasına ne üretebildiyse afet bölgesine göndermeye devam edecektir. hükümetin resmi olarak düşüp askerin yönetime el koymasını bu aralar öngörüyorum. bütün tsk bütün şehri afet bölgesi istediği yeri de karakolu yapacaktır, şehir dışından vicdani görev olarak gelmiş doktor ve hemşireleri çalıştırmaya çalışacaktır. yemek kimseye yetmeyecektir. battaniye çadır gibi yardımlar ikinci planda kalcak, soğuk perişanlık ve ölüm yaratmaya devam edecektir.
  1. hafta: türk ekonomisi, türk lirası değerinin çoğunu yitirecektir. istanbul dışındaki hayat için inanılmaz bir enflasyon söz konusu olacaktır. ekmek günler çerisinde özellikle marmaraya yakınyerlerde 1den 5e hatta 10 liraya çıkabilecektir. bütün ülke stokları ve depolarına devlet el koyup istanbula gönderecektir. bu sırada şehirde, pislik, hastalık, açlık ve ölümler önüne geçilemez bir hal almaya başlayacaktır. ölü sayısı depremden hemen sonraya göre belki de 500 bin artış gösterecktir. kurtulanların bile kurtarılamaması, dışarıdakilerin salgın hastalıklarda ölmesi, özellikle patlayan bebek ve çocuk ölümleri bundan sonra da devam edecektir.
2-4 hafta arası: ölü sayısı depremden hemen sonraya göre 1 milyona yakın artış gösterecktir. ekonomide kur, ekmek fiyatı, temel gıda malzeme fiyatları sabitlenecek, tsk tarafından yönetilen afet bölgesinde belki sözlü belki yazılı karne ile yemek dağıtımı devam edecektir. ilaç yokluğu, müsait olmayan şartlar gönüllülerin geri dönüşüne sebep olabilecektir. iş makineleri toplu mezarlar kazacaklar, belki de kimlik tespitlerine gerek olmadan insanlar gömüleceklerdir. ölüm ve göç sebebiyle istanbulun nüfusu maksimum 3-4 milyon kalacaktır.
1-3 ay arası: koku dağılacaktır. istanbul hayalet şehir haline gelecektir. içinde 1 insanın dahi olmadığı hayalet yıkık mahalleler ortaya çıkacaktır. gıda tüm türkiyede sorun haline gelecektir. ithalat ile bu sorun çözülmeye çalışılacaktır. süpermarketler büyük oranda bomboş koridorlarda 3 5 ekmek peynir zeytin domates patates satan, konserve koyulan yerler olacaklardır. ülke üretimi çok büyük oranda düşecektir. imkb eğer olur da açılırsa %98lere varabilecek düşüş gözlemlenecektir. dolatl 20nin üzerine çıkacaktır. bu sırada şehrin elektriği ve suyu geri kazandırılmaya çalışılacaktır. şehir suyu pisliği hastalıkların önüne geçilememesi, pislik gibi sebeplerden ölümler son hızla devam edecektir.
1 sene içinde: özellikle facebook gibi siteler aracılığıyla insanlar ulaşabildiklerine ulaşacaklardır, ulaşılamayanlar öldü kabul edileceklerdir. resmi rakamların çok çok üzerinde gerçek ölüm sayıları olacaktır. türk ekonomisi %80lere varan oranda küçülecektir. ekonomik krizin ötesinde, yaşam zorluğu çekilecektir. 1 yıllık aranın ardından bazı kurumlar çalışmaya veya eğitime devam ederken bazı kurumlar bunu başaramayacaktır. asker başta kalmaya devam edecek, seçim yönünde bir istek veya ihtiyaç olmadığı için seçim yapmayacaktır.
hepsinden sonra: deprem sonucu(hastalık, açlık vs. dahil) 1-2 milyon arası insan yok olacaktır. bu trajediyi bu millet atlatamayacaktır. hayat devam edemeyecektir. türkiye tüm dünyada depremin yıktığı ve bitirdiği ülke olarak kalacaktır. toprak altıda yatan bir tanıdığı olmayan olmayacaktır. enkazlar yıllar boyu kıpırdatılamayacaklardır.
istanbul ise yıllarca basit bir kasaba olarak işleyecektir, bütün ekonomik turistik, endüstriyel yükü uçacaktır. türkiyenin yeni istanbulu yeni yüzü uzun süre izmir olacaktır. tarım ülkesine dönüş ve fabrikalar ile ülkeyi doyurmak üzere üretim yapılmaya çalışılacaktır.
submitted by cakircem1903 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.11.13 19:09 8kolsuzahtapot Selam dostlar

bu ne kadar umrunuzda bilmiyorum ama icimden geldi ve yazmak istedim Burda ki ortami falan aşırı seviyorum yeri geliyor derdimi anlatıyor yeri geliyor benimle ayni derdi paylasan insanlar görüyorum ama yksye kadar buraya veda etmeyi düşünüyorum mk bu uzun bi yazi olmalıydı neyse sikeyim benden size tavsiyeler lezbiyen nsfw paylasan krallar var onlara tapin onlar hem zevk sahibi hem paylasmayi seven insanlar... ve siz hoşçakalın
submitted by 8kolsuzahtapot to KGBTR [link] [comments]


2020.11.11 18:06 karanotlar "Atatürk’ün 15 yıl süren cenaze töreni", Ayşe Hür

Hastalığının ağırlaşması üzerine 27 Mayıs 1938 tarihinde İstanbul’a gelen Atatürk’ün bundan 78 yıl önce, 10 Kasım 1938 günü, Dolmabahçe Sarayı’ndaki odasında saat 9’u 5 geçe dünyaya gözlerini yumduğunu hepimiz ezberlemişizdir. Ama ölümden sonra olanları pek bilmeyiz. Bilmediklerimiz arasında, Atatürk’ün cansız bedeninin Anıtkabir’e gömülünceye kadarki uzun ve zahmetli yolculuğu da vardır.
Ölüm haberinin duyulmasından sonra Ankara’da telaşlı saatler yaşanmış, ancak çok kısa sürede siviller ve askerler arasında 1937 sonbaharında Atatürk tarafından kızağa çekilmiş olan İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı konusunda anlaşma sağlanmıştı. 11 Kasım günü İnönü Cumhurbaşkanlığı’na seçildikten hemen sonra Başbakan Celal Bayar jest yaparak istifasını verdi ama İnönü şaşırtıcı biçimde Bayar’ı yeniden hükümeti kurmakla görevlendirdi. Ancak bu görevlendirmenin ömrü çok kısa olacak, İnönü kendisine yakın Refik Saydam’ı Başbakan olarak görevlendirecekti. Ömrü çok kısa sürecek olan İkinci Bayar Hükümeti ise neredeyse sadece Atatürk’ün cenaze işleriyle ilgilenecekti.
“Burası türbeye benziyor”
Bunlar olurken bir yandan da Atatürk’ün naaşı tahnit edilmişti. Çünkü hükümet henüz cenazeyi nereye defnedeceğine karar vermemişti. Hükümetin 13 Kasım’daki ilk toplantısında Milli Savunma Bakanı Kazım Özalp’in Ankara’daki Etnografya Müzesi’ni önerisinden başka öneri gelmeyince Atatürk’ün ‘Muvakkat Mezarı’ olarak Etnografya Müzesi’nde karar kılınmıştı. Arkeolog Remzi Oğuz Arık’a göre bunun nedeni, 1933’te müzenin inşaatını ziyaret eden Atatürk’ün müzenin kubbesinden çok etkilenerek “burası türbeye benziyor” demesiydi. Gerçekten de Etnografya Müzesi, kiliselerde kullanılan haç tipi planla, cami ve türbelerde kullanılan kubbeyi başarılı biçimde birleştiren bir üslupla inşa edilmişti ama Doğulu havası daha belirgindi. Ancak, Atatürk’ün binayı türbeye benzetmesi iltifat değilse cenazenin buraya gömülmesi Atatürk’ün hatırasına saygısızlık olmaz mıydı? Eğer bu bir iltifatsa Batı kültürüne hayran bir önderin ‘Doğulu’ bir binaya gömülmesi garip kaçmaz mıydı? Bu tür soruların üzerinde durulup durulmadığını bilmiyoruz. Aksine cenaze işleri için 500 bin Türk Lirası (bugünün değerleriyle 5-6 milyon dolara tekabül eden bir miktar) ödenek ayrıldıktan sonra tam 15 yıl sürecek bir sürecin ilk aşamasına geçilmişti.
Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan’ın isteği üzerine 16 Kasım (bazı kaynaklara göre 19 Kasım) 1938 sabahı 8.10’da Diyanet İşleri Başkanı Şerafeddin Yaltkaya tarafından kıldırılan cenaze namazı sonrasında (iddiaya göre cemaat ‘Allahu ekber’’ yerine ‘‘Tanrı uludur’’; ‘‘Selâmun aleykum’’ yerine ‘‘Esenlik üzerinize olsun’’ demişti) cenaze Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede (Tören) Salonu’nda kurulan katafalkta konuldu ve 19 Kasım’a kadar halkın ziyaretine açıldı. (‘Katafalk’ önünden geçilerek saygı gösterilmek istenen cenazenin yerleştirildiği yüksekçe platform anlamına gelen Fransızca kökenli bir terimdi.) Türk bayrağına sarılı katafalk muhtemelen CHP’nin Altı Oku’nu sembolize eden altı meşaleyle aydınlatılıyordu. Cenazenin başında dördü General (Fahreddin Altay, Halis Bıyıktay, Cemil Cahit Toydemir ve Ali Sayit Akbaytogan), ikisi Mehmetçik altı kişinin nöbet tutması da bu sembolizmle ilgili olabilirdi. Bu dört günde, cenazeyi 500 bine yakın kişinin ziyaret ettiği söylendi.
Chopin’in Cenaze Marşı
19 Kasım günü, saat 9.22’de bir askeri araca konan cenaze Askeri Bando tarafından çalınan Chopin’in Cenaze Marşı eşliğinde Tophane ve Galata Köprüsü yoluyla Saray Burnu’na doğru yola çıktı. Türk bayrağına sarılı cenaze arabasını altı at çekiyordu ama bu sefer arabaya dört değil sekiz general ile Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri’ni temsil eden birer Mehmetçik eşlik ediyordu. En önde Atatürk’ün İstiklal Madalyası’nı taşıyan bir General (İlyas Aydemir) yürüyordu. Yani ya sayısal sembolizmden vazgeçilmişti ya da bizim anlayamadığımız başka bir sembolizm vardı.
Törene şahit olan Fransız gazeteci Emile Bouery “Türkiye’nin eski payitahtı tanımayacak bir haldeydi. Acıyla ezilmiş tek vücut bir ulus, her tarafta bedbin insanlar, yaşlarla dolu gözler, sessiz sokaklar…” diye yazmıştı.
Sarayburnu’nda Zafer Torpido’suna teslim edilen cenaze, oradan Yavuz Zırhlısı’na nakledilecek ve saat 13.40’da 101 pare top atışıyla Marmara’ya doğru yola çıkacaktı. Topları atanlar Britanya, Sovyetler Birliği, Fransa, Yunanistan ve Romanya’dan cenaze için gelen gemilerdi. Bu gemiler sembolik olarak Yavuz’a kısa bir süre eşlik ettiler. Ardından cenaze tekrar Zafer Torpidosu’na aktarıldı ve torpido cenazeyi Ankara’ya taşıyacak trenin kalkacağı İzmit’e hareket etti.
Neden Sarayburnu?
Kortejin son durağının neden Sarayburnu olduğu, cenazenin neden gemiler arasında getirip götürüldüğü ya da neden Haydarpaşa’dan değil de İzmit’ten trene bindirildiği sorulabilir. Resmi tarihçilerin birinci soruya cevabı “Atatürk’ün 15 Mayıs 1919 günü Samsun’a gitmek üzere Sarayburnu’ndan yola çıkmış” olduğudur. Döküm işleri Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel tarafından Viyana’da yapılan ve 1926’da Sarayburnu’na dikilen bronz Atatürk Heykeli’nin neden daha merkezi bir yerde değil de Sarayburnu gibi gözlerden ırak bir yere dikildiği sorusuna da benzer cevap verilmişti. Kanımca bölgenin Marmara Denizi’ne ve Boğaz’a hâkim coğrafi pozisyonu ile Antik dönemde, Bizans döneminde ve nihayet Osmanlı döneminde şehrin en saygın köşesi olması burayı Cumhuriyet elitlerinin gözünde de önemli hale getirmiş gibidir. Yani ne kadar “geçmişten koptuk” denirse densin, geçmişin değerlerini bir çırpıda silip atmak zordu. Cenazenin trene Haydarpaşa’dan değil de, İzmit’ten bindirilmesi ise denizcilik teamüllerine göre, açık denize açılmayan bir geminin 101 pare top atışıyla uğurlanmasının yakışık almamasıyla ilgili olmalıydı. Anlaşılan sırf törene görkem kazandırmak için cenaze gemiden gemiye taşınmıştı.
Yol boyu karanfiller
Sonunda İzmit’te hazırlanan özel bir trene aktarılan cenaze Arifiye, Doğançay, Geyve, Pamukova, Mekece, Osmaneli, Vezirhan, Bilecik, Karaköy, Eskişehir, Beylikahır, Sarıköy, Polatlı, Etimesgut, Gazi Çiftliği duraklarında toplanan halkın gözyaşları ve çiçek yağmuru arasından geçerek 20 Kasım günü sabah 10.00’da Ankara’ya varmış, cenazeyi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve büyük bir grup milletvekili karşılamıştı..
Ancak cenaze doğrudan Etnografya Müzesi’ne götürülmedi. Önce İkinci Meclis Binası ile Ankara bürokrasisinin buluşma yeri olan Ankara Palas arasındaki yolun üzerine yerleştirilen katafalka konuldu. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Binası’nın Alman mimarı Bruno Taut’un Türk mimar Mahmut Bilen’le birlikte tasarladığı katafalk 14 metre yüksekliğinde, yeşilliklerle kaplanmış dört sütunun arasına asılmış dev bir Türk bayrağının altına yerleştirilmişti. Bu katafalkı da aynen İstanbul’da olduğu gibi yüz binlerce kişi ziyaret etti.
Asker sayısı artıyor
Resmi cenaze töreni 21 Kasım günü saat 9.30’da TBMM’de yapıldı. Ardından cenaze askeri bir araçla Etnografya Müzesi’ne götürüldü. Bu yolculuğa da aynen İstanbul’da olduğu gibi İngiliz, Alman, Rus, Yunan, İran ve Yugoslavya’dan gelen şeref kıtaları ve Chopin’in Cenaze Marşı eşlik etmişti. Değişik olan ise, kortejin biraz daha hızlı hareket etmesi, atlı arabanın yerini zırhlı askeri aracın alması ve asker sayısının artmasıydı. Bu sefer cenazeye 66’sı önde, 30’u arkada 96 asker eşlik etmişti.
Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’nun eseri olan ve 1925-1928 arasında inşa edilen Etnografya Müzesi’nin hemen giriş bölümündeki mermer masanın üzerine konan tabutun öylece açıkta durmasının yakışıksız olduğu görülünce, bu bölüme bir mezar odası kazılmasına karar verildi. Atatürk’ün naaşı TBMM Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Vali, Belediye Başkanı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ile Yaveri’nin katıldığı bir törenle 31 Mart 1939 günü, yani Atatürk’ün ölümünden neredeyse beş ay sonra, mezar odasına indirilebildi. Ancak ilginçti, bu törende Cumhurbaşkanı İsmet İnönü yoktu. Bu durum çeşitli dedikodulara neden olacaktı.
Atatürk’ün Daimi Mezar’ının nereye yapılacağı konusu da epey tartışılmıştı. Sonunda kararı çeşitli bakanlıkların temsilcilerinden oluşan bir komisyonun vermesi kararlaştırıldı. Komisyona 1928’de Ankara’nın imar planını yapan Herman Jansen, Ankara’daki birçok resmi binanın (şimdiki TBMM Binası’nın da) mimarı olan Clemens Holzmeister, İstanbul’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalık yapan ve bazı İnönü heykellerinin yaratıcısı Rudolph Belling ile Ankara’daki katafalkın mimarı Bruno Taut da davet edilmişti.
Beni Çankaya’ya gömün
Komisyon 16 Aralık 1938’deki ikinci toplantısında ‘Daimi Mezar’ için yer önerilerini görüştü. Yeşiltepe Timurlenk Tepesi, Gençlik Parkı, Gazi Orman Çiftliği, Altındağ Hıdırlıktepe, Bakanlıklar semti, Çankaya Tepesi, Etnografya Müzesi’nin önü, Eski Ziraat Mektebi ve şimdiki TBMM’nin arkasındaki Kapatepe seçenekleri üzerinde konuşuldu.
Güya Atatürk Orman Çiftliği’nin Müdürü Tahsin Bey’e şöyle demişti: “Şu küçük tepede bana küçük ve güzel bir mezar yapılabilir. Dört yanı ve üstü kapalı olmasın (…) Açıklardan esen rüzgar bana yurdun her yanından haberler getirir gibi, kabrimin üstünde dolaşın. Kapıya bir yazıt konulsun. Üzerine ‘Gençliğe Söylevim’ yazılsın. Orası yol uğrağıdır. Her geçen, her zaman okusun …”
Afet İnan’a göre ise Atatürk önce “Beni Çankaya’ya gömün” demiş ama sonra fikrini değiştirerek “Milletim beni istediği yere gömsün. Ama benim hatıralarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır” demişti. 15 milletvekilinden oluşan komisyon tam Çankaya’yı oylayacaktı ki Trabzon Milletvekili Nihat Aydın, bugünkü yer olan Rasattepe’yi önerdi. Aynı gün üyeler Rasattepe’yi keşfe gittiler. Tepenin Ankara’ya hakim konumu geziye katılan milletvekillerini çok etkilemişti Sonunda sürpriz aday Rasattepe seçildi. (Bunlar olurken Bruno Taut hayata gözlerini yummuştu.)
Azametli, kuvvetli, şerefli anıt
18 Şubat 1941 tarihinde uluslar arası bir yarışma açıldı. Şartnamede “azamet, kuvvet, şeref, kudret, eşsiz” gibi kelimeler mimarlardan ne beklendiğini gösteriyordu. Başvuruların kabulü 2 Mart 1942’de sona erdi. Yarışmaya yurt içinden ve dışından (Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan) 49 başvuru yapılmıştı. 24-31 Mart 1942 tarihleri arasında Ankara Sergi Evi’nde sergilenen projeleri Alman mimar Prof. Paul Bonatz, “İsviçre Devlet Mimarı” Prof. Ivar Tengbom, Macar mimar Prof. Karoly Wichinger, Türk mimar Prof. Arif Hikmet Holtay, Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarı Muammer Çavuşoğlu ve Ankara Planlama Direktörü Muhlis Sertel’den oluşan bir jüri değerlendirdi. İlk elemede seçilen üçü Türk, üçü İtalyan, biri Alman ve biri İsviçreli ekibe ait sekiz projeden üçüne (Emin Onat-Orhan Arda, Johannes Kruger ve Arnaldo Foschini’nin projelerine) üç biner lira ‘Birincilik Ödülü’ verildi. Kalan beş proje ise biner liralık ‘Şeref Mansiyonu’ değerlendirildi. Birincilik Ödülü verilen üç projeden hangisinin seçileceğine TBMM karar verecekti. Meclis kararını 7 Mayıs 1942’de açıkladı: “Milli evlatlarımız olan” Emin Onat ile Orhan Arda’nın ortak projesi seçilmişti.
İronik olarak ‘milli mimarların’ ‘milli lider’ için çizdikleri proje hiç de ‘milli’ özellikler taşımıyordu. Hatta ‘Anıtkabir’ Antik Dönem’in Yedi Harikası’ndan biri olan Karya Kralı Mausellos’un mezarının (Mauseleum) bir benzeriydi. Mimarlar benzerliği reddetmedikleri gibi bunu Türk Tarih Tezi ile açıkladılar.
Tümülüs üzerine inşaat
Temel atma töreni 1,5 yıl sonra, 9 Ekim 1944’de yapıldı. Bu törende de Cumhurbaşkanı İnönü yoktu) Ancak inşaat bir türlü ilerlemiyordu. Gecikmenin bir nedeni zeminin depreme dayanıklı olmadığının ortaya çıkmasıydı. Rasattepe aslında bir ‘tümülüs’ idi, yani yığma toprakla yapılmış tarihi bir mezar yeriydi. Dolayısıyla Anıtkabir gibi ağır bir yapıyı taşıması zordu. İnşaatı yürüten ekip Almanya’da kullanılmaya başlanan ‘Radye General’ sistemini önerdi. Ayrıca mozolenin üst kısmındaki kütlenin yüksekliği de 35 metreden 20 metreye indirilecekti. Bu tedbirler için de 10 milyon liralık bütçenin 24 milyon liraya çıkarılması gerekmişti. Bu da savaş yıllarının ekonomik şartlarında hükümeti zorlamıştı.
14 Mayıs 1950’de ‘Yeter Söz Milletindir’ diyerek seçimlerden ezici bir zaferle çıkan Demokrat Parti, Atatürkçülük şampiyonluğunu CHP’nin elinden almak için Anıtkabir inşaatına hız verdi. İnşaat 1 Eylül 1953 yılında tamamlandı. (Bugün Atatürk’ün özel eşyalarının ve 3.123 kitabın sergilendiği müze bölümü ise ancak 21 Kasım 1960’da açıldı.)
Atatürk'ün naaşı ne durumdaydı?
8 Kasım 1953 Pazar gecesi Ankara’da Yüksel Caddesi’ndeki evinde 40 derece ateşle yatan Ankara Üniversitesi’nin uzman patologlarından Prof. Kamile Şevki Mutlu’ya bir telefon gelmişti. Arayan Ankara Valisi Kemal Aygün'dü. Vali Ata'nın naaşının Anıtkabir’e nakledileceğini, ancak 14 yıldır tahnitli olarak muhafaza edilmekte olan naşın ananeye uygun olarak toprağa verilmesi için muayene edileceğini söylemişti. Kamile Hanım, önce hastalığını bahane ederek muayeneye katılmak istemedi ama Vali tarafından ikna edildi. Gerisini Kamile Şevki Mutlu’nun 14 Mart 1964 tarihli Tıp Dergisi’ne yazdığı yazıdan okuyalım:
“…9 Kasım 1953 Pazartesi. Etnografya müzesinde aziz ölünün huzurundayız. Titriyorum. Eşim bütün kuvvetiyle tutmasa yere yuvarlanacağım. Komite üyeleri solumda geride duruyorlar. Yüksek teknik öğretmen okulundan on öğretmen önümdeler. Bana yardımcı olarak geceden isimlerini verdiğim adli tıp doçenti, kıymetli ve vefakâr eski mesai arkadaşım Dr. Cahit Özen, Histoloji asistanım Dr. Şeref Yazgan ve Ankara Numune Hastanesi otopsi salonunda vaktiyle uzun yıllar benimle beraber çalışmış emektar Salih Kebapçı yanımdalar; gözümün içine bakıyorlar, çıt yok. Genç öğretmenlere gül ağacından yapılmış tabutun kapağını açmalarını söylüyorum. Ne çevik ve enerjik bir çalışma. Vidaların sökülmesi dakika bile almıyor. Kapak kaldırıldı. Şimdi lehimli kurşun tabut görünüyor. Bunun kapağının yalnız üç kenarında lehimin sökülmesini istiyorum; bu da hemen yerine getiriliyor. Lehimi sökülmeyen kenarı üzerinde çevrilerek kapağın açılmasıyla derin bir huzura kavuşuyorum; çünkü naaş ile tabut arasındaki boşlukları silme dolduran ince talaş tozu ıpıslak. Ve tahnit solüsyonundaki şimik maddelerin kokusunu almaktayım. Heyecanım artıyor. Demek Ata’nın maddi varlığını, fani hayatına son verdiği andaki durumu ile görebileceğim. Halbuki kulaklarımıza ne dedikodular gelmişti; tahnit iyi yapılmamış, pütrifikasyon neticesi husule gelen gazlarla tabut patlamış, nöbetçi er korkusundan bayılmış vs. vs... Bu söylentilerden bir patolog olarak yıllarca nasıl üzülmüştüm. Şimdi ise şu ıslak talaş tozu bana her işin yolunda yapılmış olduğunu kesin olarak haber veriyordu. Talaş tozu tabutun ayak tarafına doğru toplandı. Naaş kahverengi muşamba ile sarılı olarak göründü. Yüzünü örten ıslak pamuk kitlesi kaldırıldı ve Ata’nın mü-heykel yüzü ile karşılaştım. Ata ve eseri bir an birbirimize bakıştık sanki... Uzun kaşlarından ince bir tutam sol göz kapağının üzerine inmiş, Ata sanki 15 yıl önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki hasta yatağında uyuyor... Ağzımdan hemen şu sözler döküldü: Bu tahniti eski Gülhane hocalarından Prof. Dr. Lütfi Aksu yapmıştı. Kendisi iki sene önce rahmetli oldu. Nur içinde yatsın. Evet, ideal bir tahnitti bu. Rahmetli hoca kullandığı solüsyondan birer şişeye doldurup ağızlarını lehimlemiş, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibini kaydetmeyi de ihmal etmemiş ve bunları Ata’nın kolları arasına yerleştirmişti. Başımı çevirdiğim zaman kimse nefes bile almıyor zannettim. Aşağıda duran komite üyelerine ‘Yüzünü görmek ister misiniz’ dedim. Ansızın bir ürperti, bir geri çekilir gibi hareket ve sonra yine derin bir sükût... Saygı duruşunda bulunan subaylara varıncaya kadar, herkesin bir bir katafalka çıktığını ve [TBMM Başkanı] Abdülhalik Renda’nın aziz ölünün yüzü ile karşılaşır karşılaşmaz tabutun yanına yıkıldığını unutamam. O arada Doç Dr. Cahit Özen elimi öpüyor ve heyecanla şunları söylüyor: ‘Hocam sağ olun, bana bu tarihi günü yaşattınız.’ Komite üyelerine naşın tahta tabuta hemen o gün konulmasının mahzurlarını ve bu işin Anıtkabir’e nakil töreninin yapılacağı ertesi sabahın erken saatlerine bırakılmasının fenni zaruretini açıklıyorum. Numune Hastanesine gönderdiğim Dr. Şeref Yazgan’a bir miktar fiksatör hazırlatıp kurşun tabut içine ilave ediyoruz. Kapak yeniden lehimleniyor. Üzerine gül ağacından tabut kapağı da konuluyor ve oradan ayrılıyorum….”
Karnaval havasında nakil
Atatürk'ün ölümünden tam 15 yıl sonraki 10 Kasım günü törenle Anıtkabir’e nakledildi. Bu törenin daha öncekilerden en önemli farkı, hüzünlü olmaktan çok bir karnaval havasında geçmesiydi. Yine Askeri Bando marşlar çalmıştı ama bu sefer Chopin’in Cenaze Marşı yoktu. Kortej yol boyunca ilerlerken, Türk Hava Kurumu’nun uçakları Atatürk’ün bir portresini Ankara semalarında dalgalandırıyordu. Uçaklardan naaşın üzerinde ufak paraşütlerle bağlı çiçek demetleri atılıyordu. Benzer yan ise, cenazeye yine askerlerin egemen olmasıydı. Öyle ki bu sefer cenaze arabasına tam 138 subay ve er eşlik ediyordu.
Atatürk’ün doğum yeri Selanik’ten, Kore’deki Birleşmiş Milletler Mezarlığı’nda Türk şehitlerinin yattığı bölümden ve Suriye’de Selçuklu kumandanı Süleyman Şah’ın mezarından getirilen toprakla gömülen cenazenin bu uzun ve zahmetli yolculuğundaki durakların her biri, Atatürk’ün totemleştirilmesi ve tabulaştırılması sürecinde bir aşamaya tekabül ediyordu. Dolmabahçe Sarayı’nın 71 No.lu odası, etten ve kemikten müteşekkil ‘ölümlü’, ‘insan’ Atatürk’ü temsil ediyordu. Ancak Atatürk’ün İstanbul’da ölmesi, Kemalist kesimin eski düzenin başkenti İstanbul’a duyduğu antipatiyi arttırmış olabilirdi. Nitekim Dolmabahçe Sarayı, ancak 1950’lerde popüler olmuştu.
Cenaze törenlerindeki bazı unsurlar (katafalk ve cenaze marşı gibi) Batı kültürüne sempatiyi simgeliyor, ‘altı asker’, ‘altı at’ gibi unsurlar ise CHP’nin ideolojik yönelimlerini vurguluyordu. Törenlerde giderek artan asker sayısı Atatürk tabusunun ilerde hangi amaçlarla kullanılacağının ipuçlarını veriyordu. Etnografya Müzesi’ne nakil, bir türlü dahil olunamayan Batı kültüründen Doğu kültürüne yönelişi sembolize ediyordu. Ancak bu dönemde pek az kişi mezarı ziyaret edebilmişti. Çünkü hem ziyaret günleri ve saatleri kısıtlıydı, hem de devletten izin almak gerekiyordu. Belki de, hayatı boyunca Atatürk’ün gölgesinde kalan İnönü’nün Atatürk’ü unutturmak için başvurduğu bir yoldu bu. ‘Milli mimarlar’ tarafından binaları Klasik Yunan tarzında, Aslanlı Yol’u Hitit tarzında tasarlanan Anıtkabir ise, Sakallı Celal’in veciz ifadesiyle söylersem ‘Doğu’ya doğru giden bir geminin güvertesinde Batı’ya doğru koşan” bir toplumun zihinsel yarılmasının anıtsal ifadesiydi….
Özet Kaynakça: Behçet Kemal Çağlar, Dolmabahçeden Anıt-Kabire, Sel Yayınları, 1955; Eren Akçiçek “Atatürk’ün Ölümünden Sonra: Mulajı, Tahniti ve Otopsi Tartışması, Toplumsal Tarih, S. 131, Kasım 2004, s. 18-21; Ali Güler, “Atatürk’ün Ölümü, Cenaze Töreni ve Defin İşlemi”, Silahlı Kuvvetler Dergisi C. 119, S. 366, Ekim 2000, s. 62-72; Hürriyet Gazetesi 10 Kasım Özel Sayısı, 10 Kasım 1998; Bilâl N. Şimşir, Atatürk`ün Hastalığı, TTK Yayınlan, 1989; Christopher Samuel Wilson,“Remembering and Forgetting in the Funerary Architecture of Mustafa Kemal Atatürk: The Construction and Maintenance of National Memory”, 2007 yılında OTDÜ’de kabul edilmiş doktora tezi; Tunç Boran, “Anıtkabir İçin Rasattepe Doğru Yer mi?”, Toplumsal Tarih, S. 157, Ocak 2007, s. 64-69.
https://www.twitlonger.com/show/n_1srfdek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.11.11 17:28 sum-poopins AKP kendisine bir sonraki seçimi kazandırabilecek anti-demokratik sistemsel değişiklikler planlıyor

AKP, bir süredir seçim sisteminde değişiklikler yapacak bir yasa paketi hazırlıyor. Eğer bu paket geçerse -ki neredeyse kesinlikle geçecek- AKP, düşen toplumsal desteğe rağmen, bir sonraki seçimde hükümet kuracak çoğunluğu elde edebilir. Bu değişiklikler şöyle.
1) Dar bölge daraltılmış bölge seçim sistemleri
‘Daraltılmış bölge’de il bazlı, her bölgeden en fazla beş milletvekilinin seçilebileceği, %5 barajlı bir sistem kuruluyor. Daraltılmış bölge 1987 ve 1991 yıllarında uygulanmış, 1991’de oyların %27’sini alan DYP sandalyelerin %39’unu kazanmış, oyların %10’unu alan DSP ise sandalyelerin sadece %1.5’ini kazanabilmişti.
Anlamı: En çok oyu alan parti orantısız bir avantaja sahip oluyor.
2) İttifaklar için seçim barajı
Bir partinin meclise girebilmesi için, koalisyonda olsa bile en az %5 oy alması gerekliliği getirilecek.
Anlamı: Deva ve Gelecek partisi gibi, AKP seçmeninden oy alacak partilerin meclise girmesi önlenecek.
3) Milletvekillinin bir partiden diğer partiye geçiş için bekleme süresi
Milletvekillerinin bir partiden başka bir partiye geçmeleri için de belli süre öngörülüyor.
Anlamı: En son 2018 seçimlerinde yasalardaki boşluk nedeniyle seçimlere az bir zaman kala İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener'in Cumhurbaşkanlığına aday olması için 15 CHP'li vekil İYİ Parti'ye geçmiş, Akşener'in adaylığı kesinleşince tekrar partilerine geri dönmüştü. Bu tarz bir durumun tekrarlanması önlenecek.
---
Bunlar dışında kimi başka değişiklikler daha var. Merak eden aşağıdaki linklerden okuyabilir.
Seçim Kanunu değişikliği için hazırlıklar tamamlandı: Her şey Erdoğan için!
AKP’de komisyon çalışması: ‘Daraltılmış bölge’ favori; ittifaka yüzde 5 kriteri
AKP elindeki yasama, yürütme ve yargı güçlerini birleştirerek, her zamanki gibi, sistemi kendi avantajına olacak şekilde değiştiriyor. Bir sonraki seçimi çantada keklik gören ve "N'asolsa gidecekler," diye düşünen kişilere bir uyarı niteliğinde. İnsanlar siyasete daha aktif dahil olmadığı, demokrasinin olmadığı bir ortamda vekillerin demokrasicilik oynadığı meclisin dışında muhalefet yolları bulunmadığı, tepkinizi kolektif bir şekilde ortaya koymadığınız sürece, AKP'nin gitme ihtimali oldukça düşük görünüyor.
AKP'yle mücadelenin yeri meclis değildir çünkü meclis ve devletin bütün organları AKP'nin kontrolünde. Bu, mecliste ve mevcut sistem içinde demokratik bir mücadeleyi imkansız kılıyor. Halkın, ülkede demokrasiyi sağlayacak alternatif yollara başvurması gerekiyor.
Alakalı Okuma Önerisi: Demokrat Parti, 1947’de ‘demokrasicilik oynamayı’ nasıl ve neden reddetmişti?
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.11.09 09:47 berboss_ hayatımda okuduğum en mükemmel flood okuyun okutturun. masterpiece...

Sizlerle hayatımda söylediğim en büyük yalanı pylaşmak istiyorum. Anlatacağım hikaye yarım falan değildir. Rahatlıkla okuyabilirsiniz. BÖLÜM 1 2015 yılıydı. Liseyi yeni bitirmiş üniversite sınavına girmiş ama barajı bile geçememiştim. Zaten kimsenin de benden pek bir umudu yoktu. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmamıştım. Annem ev hanımı, babam ise işi olmayan arada bir inşaatlarda amelilik yapan birisiydi. Zar zor geçinir kirayı bile zor öderdik. Birde benden 3 yaş küçük kız kardeşim var. Onun dersleri çok iyiydi. Bu yüzden benden umudu kesmişler, annemle babam bütün umutlarını ona yöneltmişlerdi. Bir gün babam sevinçli bir şekilde eve geldi. Yüzü gülüyordu. Eve gelir gelmez bizi salona çagırtmıştı. Babamın yanına gidip "Ne oldu baba?" diye sordum. Babam da heyecanlı heyecanlı anlatmaya başladı. "Bugün fabrikada kolileri kamyona yüklerken, fabrikanın patronuyla biraz konuştuk ona durumumu anlattım. O da bana Çanakkale'de bir fabrikasının daha olduğunu orada da elaman lazım olduğunu söyledi. Köy yeri olduğundan kiraları çok ucuzmuş hem de temiz hava alırız" dedi. Annem babama "Peki aylık maaşın ne kadar orada geçinebilecek miyiz?" diye sordu. Babam "2000 tl para alacağım. Hem bizim oğlan da işe girer biraz faydası dokunur." dedi. Babam kararlıydı kafası yatmıştı bu işe. Annem de kabul etti. Benim de zaten okulum bitmişti, çalışmaktan başka çarem yoktu. Bir kaç güne bütün eşyalarımızı toplayıp Çanakkale'nin köyünde tuttuğumuz eve taşındık. Yeni evimiz bayağı büyüktü. İlk defa kendime ait bir odam olacaktı. Köy de çok güzeldi. Denizi bile vardı. Bir kaç gün içinde eve yerleştikten sonra babamın bahsettiği fabrikaya gittik.
BÖLÜM 2 Bizi müdürün yanına çıkarttılar. Müdürün odasına girdiğimizde karşısında ayakta bekledik. Bu beni bayağı sinirlendirmişti. Benim için sorun değildi ama babamın öyle müdürün karşısında gariban bir şekilde beklemesi benim zoruma gitmişti. Müdür babam ve beni işe almıştı. Tabi ki de babamın fabrikanın sahibi ile geldiği ufak bir ayrıcılık vardı ama çokta umursanacak bir şey değildi bu. Tam kapıyı açmış dışarı çıkacaktım ki, karşıma çok güzel bir kız çıktı. Ne güzel kız diye geçirdim içimden. Kız yüzüme bile bakmadan müdüre "Baba" diye seslendi. Demek bu kız müdürün kızıydı. Hiç olmassa öğrenmiş olmuştum. Ertesi gün babamla birlikte işe başladık. Bu çalıştığımız fabrika balık fabrikasıydı. Kadınlar balıkları kılçıklarından ayırır benle babam da çöplerini atardık. Böyle çalışırken yanımıza bir tane araba durdu. Eski bir dobloydu. İçinden müdür ve kızı indi. Müdürün kızı direk yanımıza gelerek bana "Ne yapıyorsunuz siz?" diye sordu. Bende kıza "Çöpleri atıyoruz" dedim. Benim yaşımda olan bir kızın karşısında böyle bir vaziyette durmak beni utandırmıştı. Ayağımda çizme üştüm başım balık pisliği. Daha sonra kız babasının yanına giderek "Baba ne pis kokuyorlar, midem bulandı" dedi. Bunu iki kulağımda net bir şekilde duymuştu. Nasıl üzüldüm anlatamam normal şartlarda elimde ki bir kova balık pisliğini kafasına dökerdim ama bu iş babam için çok önemliydi. Belki kızın dediğini duymuştu ama duymamazlıktan geliyordu. Aradan aylar geçti ben ve babam hala balık çöplerini atıyorduk. Mola saati geldiğinde babamla birlikte bahçeye oturup dinlemeye başladık. Yanımıza müdür ve karısı gelerek babamla konuşmaya başladı. Müdürün karısı lafı üniversite sınavına getirdi. Bana bakarak "Sen girmiyor musun. Gerçi girsen de kağıt israfı olur" diyerek gülmeye başladı. Ulan ne biçim insanlardı bunlar. Hiç umursamamış gibi yaparak müdürün karısına "İstesem tam puan alırım o sınavdan sadece yapmak istemiyorum" gibi saçma bir cümle söylemiştim. Babam bir şeyler söylemek istiyordu ama diyemiyordu. Babamın bu huyundan nefret ederdim. Babam yeri gelince başlarım lan işine diyebilecek bir adam değildi. Tamam efendim, olur efendim diyenlerdendi. Müdür bana "Bizim kız bu yıl hukuku düşünüyor, en iyi dershaneye gidiyor" dedi. Bizimle uğraşıyordu bunlar yoksa ben mi öyle zannediyordum. Müdüre bakarak "Ben hiç bir dershaneye gitmeden de sizin kızınızı bu sınavda rahatlıkla geçebilirim" dedim. Müdür bu lafıma kızmış olmalı ki sert bir şekilde "Mola bitti" dedi. Babamla birlikte tekrardan balık çöpü atmaya devam ettik.
BÖLÜM 3 O gece yatağımda yatarken bunlar gibi şerefsizlerin genelde dizilerde olduğunu düşünürdüm ama gerçekte de varlarmış. Kendi kendime düşünürken aklıma bir fikir geldi. Üniversite sınavına daha 1 aydan fazla bir süre vardı. Eğer bu zaman içinde bir kitap alır sıkı çalışırsam gerçekten de kızlarını geçebilirdim. Bunları düşünürken uyuya kalmışım. Sabah babam beni işe uyandırdı. İşe gidip tekrardan çöpleri atmaya başladık. Babama "Baba ben üniversite sınavına hazırlanmak istiyorum. 1 ay kaldı derslere çalışıp adam akıllı bir iş sahibi olabilirim" dedim. Babam biraz düşündü "Sen yapamazsın işine bak" dedi. Ben de "Baba işten çıkıcam bugün" dedim. Babam hiç bir şey demedi. Molaya çıktığımız vakit müdürün odasına giderek "Ben istifa ediyorum" dedim. Müdür de "Ne oldu neden istifa ediyorsun?" diye sordu. Bende "Bir nedeni yok sıkıldım" diyerek odadan çıktım. Üzerimi değişip köyde bulunan bir kırtasiyeye girip üniversiteye hazırlık kitabı aldım. Eve gittiğimde kapıyı annem açtı. Bana şaşırarak baktı "Niye erkenden geldin?" diye sordu. Bende anneme "İşi bıraktım" dedim. Anneme bayağı bir laf anlattıktan sonra odama girip kitabı açtım. Yapacaktım, kararlıydım. Kimse bana inanmıyordu herkesi pişman edecektim. Başladım kitabı okumaya. Aradan 5 6 dakika geçmişti ki çok sıkılmıştım, resmen uykum geliyordu. Bu 1 ay ders çalışmak yerine cebimde ki parayı dışarıda gezerek harcadım. Sınav günü geldiğinde Çanakkale merkeze kadar gitmiştim. Sınavda zorlanıyordum hiç bir şey bilmiyordum ki. Ama matematiğe gelince bilerek öğretmenlerden boş kağıt isteyip duruyordum. Matematiği yapıyormuşum gibi gösteriyordum kendimi. Sürekli kağıt isteyince herkes bana bakar olmuştu, kendilerince zeki çocuk diyorlardı herhalde bana. Oysa ki kağıda soruların aynısını yazıyordum sadece. Sınav bitmiş eve giden otobüse binip kafamı koltuğa iyice yaslayıp düşünmeye başladım. "Annemle babam haklılardı ben yapamazdım bunu. Bana göre değildi. Müdürün kızı beni çok rahat geçerdi." Aradan biraz zaman geçtikten sonra sınav sonuçları açıklandı. Sonucuma bakmama gerek yoktu. Ama ne kadar kötü olabilirdi ki? Merakıma yenik düşüp sınav sonucumu açtığımda ilk girdiğim zamankinden daha da düşüktü. Ne salaktım ben. Keşke müdüre ve karısına sizin kızınızı rahatça geçebilirim demeseydim. Böyle mal mal otururken aklıma bir şey geldi. Öğeyi denetle ne güne duruyordu ki. Bunu ne müdür ne de karısı bilirdi. Hemen öğeyi denetle yaparak aldığım puanı düzelttim. Kendimi dereceye soktum neredeyse. Puanlarımı yükselttikten sonra internet cafeciden kağıda yazıcı ile çıkarttım. Kağıdı alır almaz babamın yanına yani fabrikaya gittim. Fabrikaya geldiğimde müdür karısı ve kızı masada oturmuş konuşuyorlardı. Kızları ağlıyordu. Ne güzel zamanlamaydı. Babam ise biraz arkalarında oturmuş çay içiyordu. Babamın yanına giderek biraz da duyulacak bir şekilde "Baba bak puana derece yapmışım" dedim. Babam elimde ki kağıda bakıyordu ama hiç bir şey anlamıyordu. Normal puanımı bile getirsem babam anlamazdı. Bana bakarak "Afferim oğlum" dedi. Daha sonra müdürün karısı bana seslenerek "Getir bakayım" dedi. Göğsümü kabarta kabarta yanlarına gidip elimde ki kağıdı gösterdim. Kadının yüzü düşmüştü. Kızına bakarak "Bu çocuk bile seni geçmiş" dedi. Hemen araya atladım. "Yalnız ben derece yaptım yani bir çok insanı geçtim. Aslında lys' de girerdim ama gerek yok ondan da yüksek puan alırım benim için önemli olan ygs'di. Oda çok kolaydı. Hiç çalışmadan derece yaptım. Bu sınavda zorlanan boşuna deniyordur." dedim. Bunları söyledikten sonra babamın yanına gittim. İçimde ki o boşluk dolmuştu resmen. Bu son bir kaç hafta güzel geçmişti.
BÖLÜM 4 Sıra da tercih vardı. Bunu da bir şekilde atlattım. Ama üniversite zamanı gelince ne yapacaktım ki? Annemlere yalandan "İstanbul'da bir üniversite kazandım" dedim. Yalan yalanı doğuruyordu sürekli. Artık gerçeği de söyleyemezdim. Boku çıkmıştı yani. Bir gün köyde dolaşırken kendi kendime "Ne yapacağım lan ben" diye söyleniyordum. Birden omzuma biri dokunarak "Napıyon lan" dedi. Bu arkadaşım Sedat'tı. Sedat'la muhabbet ederken bana "Antalya'da bir otelde çalışacağını söyledi." Orada yatıp kalkıp, yiyip içecekti. Birden kafama dank etti. Çok iyiydi. Bende Antalya'ya gidip orada çalişabilirdim. Hemde evdekilere üniversite gidiyordum diyebilirdim. Sedat'a bana da iş ayarlaması için ikna etmiştim. Okulların açılmasına az bir süre olmasına rağmen Annemle babama "Ben gidiyorum artık İstanbul'da ki kyk yurduna gitmem gerekiyor" dedim. Annem ağlamaya başladi babam ise neredeyse cebinde ki bütün parayı vermeye razıydı. Babam bana bakarak "Oğlum kusura bakma sana inanmadık, özür dileriz." dedi. Aşırı kötü olmuştum. Ah bir bilselerdi gerçegi ne derlerdi acaba. Bir kaç gün içinde valizimi toplayıp evdekilerle vedalaştıktan donra Sedat'la birlikte Antalya'nın yolunu tuttuk. Otele geldiğimiz de çok iyi insanlar bizi karşıladı. Bize yatacağımız yeri gösterdiler. Yemek ikram ettiler. Ne yapacağımızı söylediler. Bunlar da çalışanlardı, ve gerçekten de güzel insanlardı. Sedat daha önceden bu işi yaptiğı için otelde belboy olarak çalışıyordu. Ben ise otelin restourant bölümünde komi olarak çalışıyordum. Garsonun arkadasında dolanır, müşterilerin boşlarını toplardım. Aradan aylar geçmiş evdekiler beni arıyor "Okul nasıl gidiyor?" diye soruyorlar. Bana güveniyorlardı. Benim onlara yalan söyleyeceğimi tahmin etmiyorlardı. Bir şekilde durumu idare ediyordum. Babam para göndermek istiyor kabul etmiyordum. Yurtta her şey bedava paraya ihtiyacım olmuyor diyordum. Bir gün restourantın mutfağında yemek yerken beni resepsiyondan çagırdılar. Üstümü başımı düzeltip resepsiyona indim. Resepsiyonda ki adam "Sedat'ı bir yere yolladım şu müşteriyi odasına kadar götür" dedi. Bende kabul ettim. İlk defa birisini odasına götürecektim. Resepsiyona "Kimi götüreceğim" diye sorduğum da bana eliyle "Şu bayanı" dedi. Kadının yanına giderek ögrendiğim bir kaç kelime ingilizce ile "Please, follow me" dedim. Ben bir kaç adım atmıştım ki kadın bana bakarak, gözleri ile elinde ki valizi gösterdi. Doğru ya valizleri biz taşıyorduk. Gidip kadının elinde ki valizi aldım. Valiz ya çok ağırdı ya da ben çok güçsüzdüm. Allah'tan tekerlekleri vardı da götürebiliyordum. Asansöre bindiğimiz de kadının yüzüne baktım. Sanki hayattan bezmiş her an intihar edecek bir tipi vardı. Ama gayette güzel bir kadındı. Hatta çok güzel bir kadındı. Kadın yere bakıyor ben de kadına bakıyordum öylece. 11 kat bu şekilde çıktıktan sonra elimde ki kartı okutup odasına girdik. Odaya girer girmez kadın kendini yatağa attı. Ağzım açık bir şekilde kadına baktım. Elimde ki valizi bir köşeye bıraktım. Odadan tam çıkıyordum ki, kadın seslendi. Yatağın üzerine oturmuş bana bakarak ingilizce bir şeyler söylüyordu. Hiç bir şey anlamıyordum. Kadına bir şey söylemek istiyordum ama konuşmama fırsat bile vermiyordu. Tam o konuşurken odaya Sedat geldi. Sedat'ı görür görmez bi rahatlama gelmişti. Sedat'a "Bu kadın bir şeyler diyor anlamadım, sen konuş ben gidiyorum" dedim. Sedat "Tamam kanka" dedi. Odadan çıkana kadar kadın gözlerini benden ayırmadı. Restoranta çıkıp yine boş işleri yapmaya devam ettim.
BÖLÜM 5 Ertesi gün sabah kahvaltısında çalışırken o kadın geldi. Kahvatısını alıp bir masaya oturup yemeğini yemeye başladı. Yemeğini bitirdikten sonra boş tabaklarını almaya gittim. Tabağı alırken kadın kafasını kaldırıp bana öfkeli bir şekilde baktı. Yanlış bir şey mi yapıyordum, niye böyle bakıyor lan bu kadın? Tuttuğum tabağı bırakıp hemen şefin yanına gittim. Şefin yanına giderken arkama baktığımda kadın kafasını çevirmiş hala bakmaya devam ediyordu. Şefin yanında dururken restorant müdürü beni yanına çağırdı. Müdür bana " Sen bundan sonra gececi olarak çalışacaksın" dedi. Gececi çalışan çocuk vardı. Müdüre "Gececi ne olacak o da gündüze mi geçecek?" diye sordum. Müdür "Onun annesi hastalanmış memleketine gitti. O gelene kadar sen bakacaksın" dedi. Bende kabul ettim. Zaten kabul etmekten başka çarem yok. Mecbur yapacaktım. Hem o kadınıda artık görmek zorunda kalmayacaktım. Gececi olmak güzeldi. Saat 11 olduğunda iş başı yaptım. Sabah 7 ye kadar restorantta boş boş oturacaktım. Çok nadir müşteri gelirdi o da sadece bir kaç yudum içki içindi. Saatler geçmiyordu. Oturmuş barda telefonla oynarken uyumamak için kendimi zor tutuyordum. Saat gece 2 idi. Asansörden bir ses geldi. Kafamı uzatıp baktığımda gelenin bir müşteri olduğunu anladım. Ama asansörün önü karanlık olduğu için müşterinin yüzünü tam göremedim. Yavaş yavaş geldikçe başımdan aşagı kaynar sular döküldü. Gelen kişi odasını gösterdiğim kadındı. Ne işi vardı bu saatte burada? Bara gelip sandalyeye oturdu. Bana bakarak "Beer" demişti. Allah'tan bira istediğini anlamıştım. Kadına birayı verdikten bir kaç dakika sonra telefonum çalmaya başladı. Arayan kişi annemdi. Gecenin 2 sinde niye arıyordu ki? Kadın bana "Open" dedi. Telefonu açmamı istiyordu. Bende telefonu açtım bu saatte arıyorsa belki önemli bir şey olabilirdi. Telefonu açıp kulağıma getirdim "Efendim anne" dedim. Annem "Whatsapp'ta açıktın bende arayayım dedim. Nasıl gidiyor okulun?" diye sordu. Bende yalanlarıma devam ettim. Telefonla konuşurken kadın da bana bakıyordu. Konuşmayı kısa kesip telefonu kapatıp cebime koydum. Kadın elinde ki birayi bırakarak bana "Neden yalan söylüyorsun annene?" diye sordu. Şok olmuştum. Kadın türkçe konuşuyordu. Çok iyi değildi ama konuşuyordu. Kadına şaşkınlıkla bakarak "Türkçe biliyor musunuz, konuştuklarımı anladınız mı?" dedim. Kadın "Evet biliyorum" dedi. Kadına her şeyi anlattım. Bu şekilde yaptığımı ve bu durumun beni buraya getirdiğinden bahsettim. Kadınla resmen sabaha kadar konuştuk. Belki de benim mesaim bitmese konuşmaya devam ederdik. Daha sonra ertesi gün oldu ve kadın yine aynı saatte gelip tekrardan sabaha kadar konuştuk. Bana 28 yaşında olduğunu isminin Isabella ve Amerika'da yaşadığını söyledi. Isabella benden tam 9 yaş büyüktü. Ben 19 yaşındaydım o zamanlar. Gececi çocuk gelmemişti, bende tam 2 ay boyunca gececi olarak çalıştım. Bu 2 ay boyunca Isabella her gece geldi ve sabahlara kadar hep konuştuk. Benim sayemde Türkçesi bile gelişmişti. Normalde bir hafta kalması gerekiyordu ama 2.5 aydır bizim otelde kalıyordu. Sonunda gececi çocuk gelmişti. Müdür beni bu sefer sabah yerine akşama yazmıştı. Artık akşamcı olarak çalışacaktım. İsabella'ya son gececi olarak çalıştıgımda "Gececi çocuk geliyor artık onunla konuşursun" dedim. Bunu diyince sanki biraz üzülmüştü yada ben öyle zannetmiştim.
BÖLÜM 6 2 gün sonra akşamcı olarak çalışırken asansörden Isabella indi. Üzerine o kadar güzel elbise giyinmişti ki gözlerimi alamadım. Kalbim güm güm atmaya, nefesim hızlanmaya ve elim ayağım durduk yere titremeye başlamıştı. Garsonlardan birisi Isabella'dan sipariş almak için yanına gitmişti. Ben de o ara elimde ki boşları mutfağa götürüyordum. Aradan bir kaç dakika geçmişti ki garson yanıma gelerek "Olum masa 4 te ki kadın benim siparişimi o alsın" diyor. Nasıl alacaksın ingilizcen bile yok" dedi. Galiba türkçe konuşabildiğini benden başka bilen yoktu. Garsona "Ben alırım" dedim ve Isabella'nın yanına gittim. Allah'ım ne kadar güzeldi. Ama ben hiç umursamıyormuş gibi yaparak "Akşamları geldiğini bilmiyordum" dedim. Bana "Aslında bugün değişiklik olsun istedim" dedi. Isabella'nın siparişlerini aldıktan sonra servisini de ben yapmıştım. Restourant yemek servisi bitip gececi çocuk gelene kadar oturdu. Masadan kalkıp giderken elinde bir poşet gördüm taşımakta zorlanıyor gibiydi. Şefimize seslenerek ingilizce bir şeyler söyledi. Ardından şef bana seslenerek "Hanımefendinin elinde ki poşeti odasına kadar götür" dedi. Ulan nereden çıktı şimdi poşet, hiç uğraşmak istemiyordum. Gidip Isabella'nın elindeki poşeti alıp odasına kadar götürdüm. Odaya girdiğimiz de poşeti yere bırakıp "İyi geceler" dedim. Arkamı dönüp çıkıyordum ki beni kolumdan tutup yatağa itti. Yatakta öylece kalmıştım. Gidip kapıyı kapatıp arkadasını da kilitledi. Yanıma gelerek "Bunu daha önce yaptın mı?" diye sordu. Anlamıştım ama anlamamazlıktan gelerek "Neyi" dedim. "Sex"dedi. Kocaman gözleriyle gözlerime bakıyordu. Kekeleyerek "Benim gitmem gerek" dedim. Başladı dudaklarımdan öpmeye. Kalbim nasıl atıyordu anlatamam, ve o gece bakirliğimi kaybedip milli olmuştum. Üstelik bizim fabrikada ki müdürün kızından kat ve kat güzel bir kadınla birlikte. Ertesi gün aynı yatakta uyandık. Galiba Isabella'ya aşık olmuştum, kendimden 9 yaş büyük bir kadına. Bir kaç gün sonra beni annem aradı. Bana bağırarak ve ağlamaklı bir sesle "Bize nasıl yalan söylersin. Biz seni okul okuyor sanıyorduk niye bizi kandırdın. Baban birdaha buraya gelmesin benim öyle oğlum yok diyor" dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Ögrendim ki Sedat'la birlikte otelde üzerimde garson kıyafeti varken fotoğraf çekinmiştik bu da instagrama atıyor ve kardeşim görüyor oradan da annem ve babam daha sonra Sedat'a ulaşıyorlar oda her şeyi söylüyor. Bir kaç defa annemle babama ulaşmaya çalıştım ama açmadılar bile telefonu. Daha fazla burada çalısamazdım belki babam buraya gelebilirdi o yüzden çıkmam lazımdı, birikmiş biraz param vardı bana bir süre yeterdi. Müdüre durumu anlatıp çıkmam gerektiğini söyledim. Zaten kış geliyordu işler düşecekti. Sen bilirsin dediler. Valizimi hazırlayıp otelin önüne geldim. Aslında Isabella'ya veda etmek istiyordum, ama yukarı çıkıp yanına gidemezdim. Bir kaç kere aramama rağmen telefonu da açmadı. Valizimle birlikte otelin karşısında oturuken kapıdan Isabella çıktı. Biraz sağa sola bakındıktan sonra beni gördü. Resmen koşarak yanıma geldi ve bana sarıldı. Ağlamaya başladı. Kafasını geri çekip gözlerime bakarak "Neden işi bıraktın, nereye gidiyorsun?" diye sordu. Bende ağlayarak "Bilmiyorum" dedim. Birlikte bir kafeye oturup ona durumu anlattım. Bunun üzerine Isabella "Benimle gel Amerika'ya" dedi. Aslında Amerika'ya gitmek istiyordum bunu hayal etmiştim, araştırmıştım ama bu şekilde gideceğimi hiç düşünmemiştim. Kabul ettim. Isabella'ya aşıktım. Olay nereden nereye gelmişti. Sırf bir ygs puanı olayı nerelere getirmişti. Bana vize aldıktan sonra ilk defa başka bir ülkeye gitmiştim. New york'a ayak bastım. Isabella beni evine getirdiğinde ağzım açık kaldı. Villa gibi bir evi kapısının önünde son model arabalar. Bu arabaların daha kötüsü bile bizim mahalleden geçtiğinde şaşkınlıkla bakardık, şimdi bunlar benim karşımda duruyorlardı.
BÖLÜM 7 SON Aslında buraya gelmemin nedenlerinden biriside Annemle babamın beni merak etmesini istememdi. Özlesinler istedim. Isabella ile evlendikten sonra bana Amerika vatandaşlığı verildi. 3 yıl boyunca burada kaldım. Birde erkek çocuğumuz oldu. Kendimden tam 9 yaş büyük bir kadından, ama bir şey ögrendim. Aşkın yaşı yoktur. Bu zaman boyunca ne annemi ne de babamı bir kere bile aramadım. Bunca zamandan sonra ben karım ve çocuğum birlikte tekrardan ülkeme memleketime döndüm. Sırf annem babam ve kardeşim için. İstanbul'da Isabella'nın üzerine araba kiraladık. En güzel araba olsun istedim. Ehliyetim olmadığı için Çanakkale'nin köy girişine kadar Isabella sürdü. Köye ise ben girdim arabayla. İlk işim fabrikaya gitmek oldu. Hala yerinde duruyordu. Arabayla fabrikanın önüne geldiğimde gözlerim doldu. Hala orada birisi çöpleri atıyordu, bunca zaman babam aynı işi yapıyordu. Arabadan inip babama doğru yaklaştım. Beni fark edememişti. Babama "Kolay gelsin" dedim. Babam arkasını dönüp "Eyvallah çok" dedi ve sustu. Beni tanıdı, onunda gözleri doldu. Koşarak babama sarıldım. O balığın kokusu öyle anı doldurdu ki içimi. Babam başladı sormaya "Sen neden bizi hiç arayıp sormadın polise gittik. Senin Amerika'ya gittiğini söylediler. Ama başka bir şey yapmadılar" dedi. Arabaya doğru el işareti yaparak Isabella'yı çağırdım. Isabella yanımıza kucağında oğlum ile geldi. Oğlumu kucağıma alarak babama "Baba bak torunun" dedim. Babam şaşırarak baktı. 22 yaşında oğlunun evli olması hatta çocuk sahibi olması her insanın başına gelen bir şey değildi sonuçta. Daha sonra müdür ve kızı çıktı piyasaya. Bana "Oooo sen neredesin yahu?" diye konuştu. Kızı arkada ki arabayı üzerimde ki elbiseleri görünce kıskançlığı yüzünden okundu. Aslında bunun olmasını da çok istiyordum. Müdüre bakarak "Babam da istifa ediyor" dedim. Babama "Hadi baba eve gidelim artık çalışmana gerek yok" dedim. Bir şekilde babamı ikna edip eve götürdüm. Evde annem ve kız kardeşim ile özlem giderdim. Herkesin aklında bir soru vardı. Bunca zaman neredeydin ve bu kadın ve çocukta kimdi. Her şeyi tek tek anlattım ama Isabella' nın yaşını 24 diye bahsettim. Hala yalan söyledim. Isabella aslında 31 yaşındaydı ama yaşını hiç göstermiyordu. Bir kaç ay ailemin yanında kaldıktan sonra tekrardan evimize döndük. 6 7 ay sonra tekrardan gitmek istemiştim ama coranavirüs çıktığı için gidemedim. Ama iki gün önce tekrardan annem ve babamın yanındayım. Babama köyde ufak bir dönerci dükkanı açtık ve kendini geçindiriyor. Böylesi onun için daha iyi. Ben Isabella ile tanıştiğımda bana parasından hiç bahsetmedi bu kadar zengin olduğunu bilmiyordum. Ama Isabella bana hiç bir zaman nasıl bu kadar parası olduğundan bahsetmedi. Çok saçma belki ama gerçek bunlar. Bir otelde, birisine aşık olmak çok saçma. Yalanımın sonu buraya geldi. Normalde detaylara girseydim çok uzun olurdu. Malum telefondan yazıyorum. Her neyse siz siz olun yalan söylemeyin.
submitted by berboss_ to kopyamakarna [link] [comments]


2020.11.08 19:44 MouldyMarmot görüşürüz kgb

redditte geçirdiğim 1 yılımı güzelleştirdiğiniz için teşekkürler yeri geldi güldük yeri geldi üzüldük bu sub bana birçok eğlenceli ve yeni bilgi kattı tonla farklı insan gördüm fakat yeni gelen kitle beni pek mutlu etmedi. yaptıkları mizahları gülmedim attıkları içerikleri beğenedim. eskiden bu subtaki insanlar birbirini dost olarak görür her türlü sıkıntısı anlatırdı ama şimdi tek derdi karma olan kgbyi facebook tweeter ssleri atılarak karma kazanılacak bir yer sanan insanlar doldu. geçirdiğim güzel ve keyifli zamanlar için tekrar teşekkür ediyorum ama buraya kadarmış umarım bir gün tekrar eski halimize dönebiliriz görüşmek üzere hoşçakalın.
submitted by MouldyMarmot to KGBTR [link] [comments]


2020.11.02 14:32 21211232 otobüste çişimin gelmesi anım

biraz uzun haberiniz olsun. hadin iyi okumalar.
Uzun yolculukları oldum olası sevmem, özellikle otobüste olanlarını. Sanki birkaç saatliğine hapse mahkum edilmişsin gibi gelir bana, cezanı da otobüs hapishanesinde çekmek zorundasın.
Sevmememin birçok nedeni var: dar alanda nefes alamamam, çok fazla sigara içen biri olarak istediğim zaman bir tane tellendirememem, rahatsız bacak sendromundan bihayli muzdarip olduğumdan kendimi olduğumdan daha dar bir yerde sıkışmış hissetmem…
Bu yolculukları gece karanlığında geçirmekten olabildiğince kaçınırım. Zaten hareket halinde bir vasıtada uyuyabilmem mümkün değil, bunun yanında gece olunca ortaya çıkan kelimelerle anlatamayacağım bazı psikolojik problemleri de bünyemde fazlasıyla barındırıyorum. Bundan dolayı otobüste geçirdiğim mahkumiyet zamanımı olabildiğince gündüz ışığında geçirmeye çaba gösteririm.
Otobüste geçirdiğim zamanın yaklaşık yarısını kitap okumakla, diğer kısımlarını da sosyal medyada dolaşıp, otobüs firmasının bize sunduğu olanaklardan ( bilindiği gibi günümüz otobüslerin çoğunda koltukların arkasına montelenmiş oldukça kalitesiz ekranlarda ulusal kanalları izleyebilir, muhtemelen telifi ödenmeyen düşük kaliteli filmlere bakabilir, birkaç dandik oyunla zamanınızı öldürebilir ya da kayıtlı bulunan müziklerden zevkinize uyan birkaç tane bulunuyorsa ve müzik dinlemeye değer veren insanlar gibi kulaklığınız da yeterli kalitede performans sağlıyorsa hiç değilse biraz daha kaliteli zaman öldürebilirsiniz. Gerçi bunun için de çoğumuzda Spotify mevcut olduğundan bu dandik ekranla işimiz olmuyor.) bazılarıyla zamanımı heba ediyorum. Geçireceğim yolculuk süresinin yarısında bitirebileceğim bir roman bulurum. Bence bu yolculukta okunmaya başlanan bir roman o yolculukta bitirilmelidir. Belki bir psikoloğa bu durumu açsam tıpta bunun isminin telaffuz edemeyeceğim bir şey olduğunu söyler ama ben o kitabı bitiremeyeceksem o yolculukta o kitabın kapağını açmam.
Geçen gün yine bir otobüs mahkumiyetindeyken başıma gelenleri anlatmak istiyorum. Bu mahkumiyet okulumun bulunduğu Çanakkale’den ailemle yaşadığım Denizli’ye uzanan bir yolculuktu. Önceki gün valizimi hazırlamış, yolculuğumda zamanımın hatırı sayılır bir kısmında bana eşlik edecek bir kitabı seçmeye koyulmuştum. Öncelikle kitaplığımdakilerden daha önce okuduklarımı eledim, sonra o yolculukta bitiremeyeceklerimi eledim daha sonra da kalakalan birkaç kitap içinden Franz Kafka’nın Dava’sını alıp benimle beraber otobüsün içinde yolculuk edecek sırt çantama yerleştirdim. Sonraki gün koltuğuma yerleşip vücudumun yadırgadığı deri alana alışana kadar çantamdan çıkarmadım.
Otobüste en sevdiğim koltuk upuzun koridorun en sonundaki tekli koltuk. Bu koltuğu hemen hemen her yolculuğumda boş bulurum. İnsanların daha çok öndeki koltukları tercih ettiklerine bihayli şahit oldum. Nedeni, belki psikolojik olarak kendilerini daha iyi hissetmek olabilir ama aynı yere giden onlarca koltuk içinden benim canım 47 numaram (bazen 51 olabiliyor) neden bu kadar çok dışlanıyor anlamış değilim. Çok daha ön koltuklardan yolculuk seyri daha iyi olabiliyor belki (Her seferinde internet sitesi üzerinden baktığımda sadece 1 koltuk satılmışsa o koltuk kesinlikle 1 numara oluyordu, daha kalabalık paylaşımlarda 1 numaranın boş olma olasılığını siz hayal edin. Bir keresinde ilk defa 1 numaralı koltuğu boş bulmuş önce şaşırmış sonra da meraktan almıştım. Yirmiden fazla koltuk doluydu ama 1 numara boştu. Muhtemelen sonradan iptal edilen bir bilet yol açmıştı bu şaşkınlığıma. Yolculuğumun çoğunu kocaman bir ekranda olabildiğince HD kaliteden dağları, bayırları, yüzlerce arabayla tıkanan yolları izledim.) ama arkalara doğru bunun pek farklılık gösterdiğini sanmıyorum (Psikolojiden anlayan varsa burada bana yardımcı olabilir).
Yolculuğuma gelecek olursak, final dönemi sonrası otobüsler ne kadar doluysa o kadar dolu olan bir otobüste yolculuğa başladım. Kitabımı elime alıp önce sıkıla sıkıla, yerime iyice alışınca da kitaba dala dala okumaya başladım. Yaklaşık 60 sayfa kadar ilerlemiştim, bu süre zarfında muavin tarafından iki defa sulanarak, bir defa da nescafelenerek yolculuktan önce itinayla boşalttığım mesanemin alarm vermesiyle panik haline girmiştim. İlk başta sakinliğimi koruyabildim, ne de olsa bir buçuk saattir yoldaydık ve yaklaşık yarım saat içinde mola verilecekti, ben de olabildiğince hızlı bir şekilde otobüsten kendimi atıp, bir lirayla turnikeden geçerek en yakın pisuvara uğrayarak içinde bulunduğum sıkıntıdan kendimi kurtaracaktım. Bu avuntuyla bir süre bekledim. Otobüs bir otogara girmek için burnunu çevirince yavaştan hazırlandım ama otobüsün içinde karıncalı bir hoparlör sesi yankılandı: “Sayın yolcularımız, otobüsümüz X otogarına girmek üzeredir, lütfen yerlerinizden ayrılmayın. Bir yolcu alınıp yolculuğumuza kaldığımız yerden devam edeceğiz, geçirdiğimiz rötar yüzünden maalesef ihtiyaç molası verilmeyecektir.” Muavin muhtemelen bu sözlere yaklaşık on saniyesini harcadı ama “maalesef ihtiyaç molası verilmeyecektir” kısmı dakikalarca kafamda söylenip durdu. “Neyse” dedim, “Biraz daha sıkarım kendimi, bir dahakine çok kalmamış olsa gerek”. Ama maalesef düşündüğüm gibi gitmedi.
Otogardan çıkıp yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ettik ama nasıl devam ettik, anlatamam. Saate göre yarım saat geçti, bana sorsalar en azından bir yarım gün daha devam ettik derdim. Daha fazla dayanamayacaktım, bu işe bir son verilmesi gerekliydi. Yoksa 93ten beri kusmama rekorum elimden kayıp gidebilirdi. (Aslında 97, 93 doğumluyum zaten ama HIMYMdan Ted’e bir selam çakayım dedim.)
Sadece bacaklarımı kavrayan emniyet kemerini çıkardım (yeri gelmişken, emniyet kemeri takmayı ihmal etmeyin), sağ dirseğimi dayadığım kolçağı yukarı kaldırıp aşağı indirerek kapalı konuma getirdim, ani hareketlerden kaçınarak ufak adımlarda koltuğumdan sıyrılıp bana sırat köprüsü gibi gelen koridorun taa en ucundan muavinle şoförün bulunduğu alana bakmaya çalıştım. Bakın bakamadım, bakmaya çalıştım. Hani filmlerde klişe bir sahne vardır ya, yükseklik korkusu olan biri çok yüksek bir yerden baktığında görüntü uzar da uzar, yüksekliği bir anda 2x, 3x şeklinde algılar, ahan da işte o koridor bana tam da öyle geldi. “Bu yüzden diğer insanlar arka koltuğu pek tercih etmiyor olabilir” diye düşündüm, koridoru geçebilmek için “Yapacak bir şey yok Abdurrahman, o yolun sonuna gitmezsen başka yolun sonuna gidebilirsin, 93tenen beri…” diyerek kendime mecal kazandırdım, koltuklara ellerimi dayaya dayaya, ufak adımcıklar ata ata, yeri geldi bazı yolcuların desteğiyle bana birkaç gün gibi gelen kısa bir süre zarfından sonra hedefime ulaştım. İnsanlar da nasıl bakıyor, tasvir bile edemem. İçlerinden “sakat herhalde” ya da “napıyor bu a…” dediklerine yemin edebilirim.
Neyse, güç bela vardım hedefime. Kendimi olimpiyatlarda kazanamamış ama hiç değilse parkuru tamamlama şerefine ulaşmış bir atlet gibi hissediyordum. Ufak ufak eğilerek arkasında durduğumdan haberi olmayıp şoförle hararetli bir şekilde üst komşusunun dedikodusunu yapan muavinin omzuna hafifçe dokundum, muavin arkasını sakince döndü ve sadece gözleriyle “Ne istiyorsun?” diye sordu. Ben de sanki sesimi yüksek çıkarırsam arkamda bulunan yaklaşık kırk kişinin gözü önünde bir çocuktan ziyade aklı melekeleri yerinde olmayan yirmili yaşlarında bir mahluk gibi görüneceğim korkusuyla kısık sesle şöyle dedim: “Affedersiniz, genelde haddim olmaz ama genelden daha fazla sıkıştığım için ne zaman ihtiyaç molası verebileceğimizi öğrenebilir miyim?” Muavin daha cevap vermeden aklımdan türlü türlü hem beni hem de mesanemi mutlu edecek cevaplar geçirdim. “Hemen önümüzdeki petrol istasyonunda duracağız beyefendi” ya da “Birazdan X otogarına” ya da “X dinlenme tesisine gireceğiz beyefendi” ya da “hemen duralım, yol kenarında ihtiyacınızı karşılayın” gibi. Şimdiye kadar ya pisuvara, ya tuvalete ya da altıma işemişliğim olan bana şu son cevap bile çok fazla mutluluk kazandırabilirdi. Ama zalimlikten payına düşenden fazlasını alan muavin bana “Beyefendi, oldukça fazla rötar yaşadığımız için İzmir’e kadar yolculuğumuz hiç mola verilmeden devam edecektir” anlamına gelen birkaç Anadolu şivesinden sözcük gevelemesiyle benim şartellerimin kontrolünü kaybetmem bir oldu. Önce kendimi olabildiğince sakin tutmaya çalışsam da kontrolü elinden düşürdüm, muavinin karşısına hakkettiği derecede korkunç bir canavara dönüştüm. Başladım bağırmaya. “NE DEMEK HİÇ MOLA YOK, İNSANLARIN MOLAYA İHTİYAÇ DUYABİLECEĞİNİ HİÇ Mİ İDRAK EDEMİYORSUNUZ, DAHA İZMİR’E VARMAMIZA 3 SAATTEN FAZLA ZAMAN VAR. BENİM DAHA FAZLA ÇİŞİMİ İÇİMDE TUTMAYA MECALİM FALAN KALMADI” anlamlarına getirebileceğimiz oldukça küfürlü ve kimseye yakıştıramadığım pis bir söylem ağzımdan uçtuuu gitti. Sonra da ekledim: “SİZ ÖNÜMÜZE ÇIKAN İLK İSTASYONDA DURDUNUZ DURDUNUZ, YOKSA YEMİN EDİYORUM ÇIKARIP BURADA İŞEYECEM. 20 YILDAN FAZLADIR İÇİNDE BULUNMADIĞIM BİR DURUMA BENİ SOKAMAZSINIZ” dememle muavin bir yumuşadı bir yumuşadı, o an yapılabilse aynı bir pamuk şekeri gibi top top edilip avucunuza alabilirdiniz. (Bu yumuşamanın kaynağında insana olan saygıdan çok işini kaybetme korkusu yattığınız biliyorum. Ekmeğimizi kazanmak için sizinle hiçbir alakası olmayan bir olay yüzünden benim gibi şerefsizlik yapan bazı insanlara katlanmak, alttan almak zorunda kalabiliyoruz.) “tabi efendim, biz sizin mağdur olmanızı hiç ister miyiz. Önümüze çıkan sözleşmemizin olduğu ilk istasyonda durur, yolcuların ihtiyacını karşılamasına izin verebiliriz” dedi.
Sakinlemiştim, kısa bir süre içinde mesanemin de sakinleşeceği mesajını alarak en az muavin kadar yumuşamıştım. Öncelikle ettiğim kaba sözler için özür dilemiş, muavinden oldukça nahif bir sesle yan koltuğa geçebilmesinin mümkün olup olmadığını sormuştum. Bu beden o koridoru bir daha yürüyebilecek dinçlikte değildi. Arkaya doğru bakmak bile korkunçtu. Sanki arkada yıllardır aç bırakılmış bir canavar var, ben oraya gidersem açlığını benimle giderecekmiş gibi hissediyordum. Ya da daha kötüsü…
Muavin yan koltuğa geçti, ben de onun yanında oturdum, bekledik petrol istasyonuna varmayı. Bekleyiş sürdükçe sürdü, yol üstünde yarım saat içerisinde karşılaşılabilecek her istasyonla karşılaşmış, sanki bize layık değilmiş gibi hepsini pas geçmiştik. Bir ara şoför birine yanaşmaya yeltendi, kalbim platonik aşkıyla ummadık bir yolda karşılaşan bir liseli gibi atmaya başladı. Sonra da şoför sanki o istasyonu beğenmedi de ona da dumanını koklattıktan sonra otobüsü tekrar yola alıp var gücüyle yoluna devam etti. O platonik liseli çocuğun o kızın aşık olduğu kız olmadığını fark ettiği anda içinde bulunduğu hüzün bendeki hüznün yanında devede kulak. Bacaklarımı olabildiğince birbirine yaklaştırdım, biraz daha çaba harcasan iki bacağım tek bacak haline gelecek. Artık titremeye başlamıştım, yavaştan muavine dönerek istemeden bir gülümsemeyle “Bu firma, hangi petrol firmalarıyla anlaşmalı?” diye sordum. Birkaç tane isim saymasıyla benim şartellerin kontrolünü tekrar kaybetmem bir oldu. “BE A… KO…LARIM, SABAHTAN BERİDİR KAÇ TANE O FİRMALARIN ÖNÜNDEN GEÇTİK. SİZ BENİMLE DALGA MI GEÇİYONUZ LAN, ÖNÜMÜZDEKİ İLK FİRMADA DURMAZSANIZ” diye bağırdım, tekrar “ahan da buraya işerim” kartımı devreye soktum. Bu problemin sorumlusu belki muavin değil ama muavine işte tam da böyle durumlara göğüs germesi için de maaş veriliyor. (Özür dilerim muavin kardeş, içine düştüğüm durum bana bunları söyletti. Normalde melek gibi insanımdır.) “Tamam efendim, ilk istasyonda duracağız, söz veriyoruz” diye gevelediler de gevelediler. Baktım, taa ufuklarda bir istasyonun tabelası görünüyor. İşte o an bir miçonun bağırdığı gibi “KARA GÖRÜNDÜÜÜÜÜ” diye bağırasım geldi, ama mutluluktan ağlıyor, bağıramıyorum.
Otobüs nazlı nazlı yol kenarına yanaşırken “beş dakika ihtiyaç molası” anonsunu duyduktan sonra dörtlüleri yakıp yolun kenarında durdu. Çünkü istasyonla sözleşme yokmuş, girmeleri yasakmış. “Beni bağlamaz abi, ben sözleşmeniz olmayan istasyonda da işerim” demek isterdim. Hemen ayağa kalktım, madalya almaya hazırlanan bir sporcu gibi ödülümün gelmesini bekledim. Kapı açılır açılmaz karaya ilk ben ayak bastım. Sanki Neil Armstrong’un attığı adım, benim attığım adımın yanında hiçbir şey. Oysa ki yarım ayak boyunda adımlarla yürüyorum, biraz daha açarsam zihnimde Keban Barajı’nın kapıları açılıyor. Küçük küçük alışveriş mağazasına yürüyorum ama otobüsten sanki bir zombi sürüsü indi de ilerdeki tek canlı belirtisine hücum ediyorlar, bense bacakları olmayıp da kollarımla sürünen zombi gibi geride kalıyorum. Lanet olasıca mağazaya çok uzakta durmuşuz, gitdikçe varamıyorum. Zor bela hedefime ulaştım.
Otomatik kapının önüne geldim. Boyum oldukça kısa, kısa boylular iyi bilir otomatik kapılar kendilerini düşük insan sınıfına koyuyor gibi inatla geç açılır. Ama bu kapı halime acımış gibi hemen açıldı. Birkaç damla göz yaşı da bu yüzden aktı yanaklarıma. Girdim içeri, koridorların sonuna yürüyorum ama yürüyorum da yürüyorum. Bakmadığım yer yok, üstünde WC yazmayan bir kapı bile yok. Küçük adımlarla kasaya kadar ilerledim (bu adımlar her seferinde bir ayağımı öbür ayağımın ancak yarım ayak geçecek kadar) kasiyer hemen müşteri sanıp döndü bana. Hiç vakit kaybetmeden tuvaletin yerini sordum. Bana sorsalar ki ‘Ben seni arkadaş olarak görüyorum’dan daha acı söz varmı, aha bu kasiyerin verdiği cevabı veririm. “Beyefendi siz yanlış gelmişsiniz, burası özel bir mağaza, istasyonun mağazası hemen yan dükkan. ORADA TUVALET VAR” Yemin ediyorum kendimi evladını körolasıca kartallara kaptırmış “Boş Beşik”teki Fatma Girik gibi hissediyordum. O benim kadar üzülmüş müdür, tartışılır.
Bütün dünyam başıma yıkılmıştı. 93ten beri yapmadığım bir şeyi yapacaktım, hem de ağlaya ağlaya. Ufak bir umutla istasyonuz mağazasına ilerlemeye başladım, o anki umudumu bir milyonla çarpsan sonuç yine sıfır çıkardı. Çünkü yaklaşık 40 tane zombi kılıklı yolcu otobüsten inmişti ve görünürde kimse yoktu. İçerisinde tuvalet barındıran mağazaya ulaşmak için de bir yarım günümü harcadım. Muhtemelen az ilerimde gördüğün otomatik kapının kapanmasını engelleyen insan kuyruğunun ucu benim hayallerime varıyordu. Ben bunu göre göre içeri aynı ufak adımlarımla girdim, belki baştaki kişiden rica etsem, olmadı fakir bir öğrencinin verebileceği en yüksek rüşveti versem yerini bana verebilir ya da satabilirdi. İlerledikçe ilerledim, kuyruğun başına varmam bihayli zaman aldı. İki tane kuyruk oluşmuştu. Birinde ayakta işeyebilecek olanlar, diğerinde de çömelmek zorunda kalanlar. Ayakta işeyecek bir sonraki kişi muavindi. Şerefsiz muavin. Birden sinirlendim, “lan” dedim içimden “madem hepinizin işemesi lazımdı, niye bana destek çıkmadınız, niye daha erken otobüsün durmasını sağlamadınız. Şerefsiz şoför mü lan şu?” Sonra bir şey dikkatimi çekti. O şey sanki bulutların içinde arkasından ilahi şulelerin aktığı bir kapıydı. Üzerinde WC yazıyor, önü de boştu, bomboş. Ama WC’nin altında da ufak puntolarla şey yazıyordu:ENGELLİ. Otobüsteki herkesin bu kadar duyarlı olabileceği kimin aklına gelebilirdi.
O engelli yazısı var ya, beni temsil ediyordu. Zaten bu adımlarla ancak bir engelliye benziyordum, herkesin çoktandır beni engelli sandığından da eminim. Oraya varamasam ve mesanemi boşaltmasam, birazdan pantolonumdaki kocaman ıslaklıkla bu da tescillenmiş olabilirdi.
Küçük adımlarımı olabildiğince hızlandırdım, hızlandım, hızlandım. Sonunda vardım kapının önüne. Sanki herkes bana “başarabilirsin, sana güveniyoruz” gibi bakıyordu. İki defa vurdum kapıya, normalde üç defa vururum ama üç defa vursam sanki içerden biri “DOLU” diye bağıracaktı. Baktım ses yok, indirdim kapının kolunu, açtım kapıyı, içeri girerken kafamda ‘queen-we are the champions’ şarkısı çalıyordu, başka da hiçbir ses duyamıyordum. Ordaydı, klozet ordaydı lan. O an o klozet bir arap kralının altın klozetinden daha değerliydi gözümde. Yanaştım yanına, kaldırdım kapağını, açtım kemerimi, indirdim işememe engel olan her ne varsa. O an şeyim kafasını bana doğru kaldırmış, ağzı olsa bana “teşekkür ederim patron” diyerek ağlayacağını biliyordum. Saatlerdir idrar yolunu tıkamak için elinden geleni yapmıştı. Artık işi devralma zamanı bana geldiğine göre, onu tebrik ederek azat edebilirdim. O ilk anı, o kapıların açılması ve iltica eden litrelerce idrarın birbirinin üstüne basa basa ilerlemesinin verdiği hazzı hayatım boyunca unutmayacağım. Başladım işemeye. Onu, bir itfaiyecinin hortumunu kavrar gibi kavradım, bir itfaiyecinin hortumunu zapt edebilmek için uğraştığı gibi uğraştım. Geriye doğru düşmemek için ağırlığımı öne doğru verdim. İşedikçe işedim. İşedikçe işedim. ‘we are the champions’ biterken benim de nakliye işlemim bitmiş, yüzümde dudaklarımın hayatımda oluşturduğu en uzun gülümsemeyle tuvaletten çıktım. İçeri girerken gördüğüm iki kuyruk bir de karışık cinsiyetten üçüncü bir kuyruk doğurmuştu. Herkes sanki bana alkışlıyormuş gibi bakıyordu, utanmasalardı alkışlayacaklarını da biliyorum.
Dışarıya çıkmış, otobüsün önünde yol duvarında oturup üst üste sigaralarımı içiyordum. Bizim kabileden ortalama bir dakikada biri otobüsteki yerini alıyor yahut sigaralarını yakmak için benden çakmak dileniyorlardı. Beş dakikalık mola yerini kırk beş dakikalık molaya vermiş, o da bittikten sonra otobüs yolculuğuna kaldığı yerden devam etmiştir.
Yolculuğun geri kalanına her zamankilere benzer şekilde devam ettik, tek farkla: yolculuk boyunca süren çok güzel bir rahatlama gülümsemesi bir türlü beni rahat bırakmayarak rahatlatıyordu.
Buraya kadar okuduysan helal olsun sana.
yazdığım hikayeleri paylaştığım blog sayfamı ziyaret edersen beni memnun edersin. şuan bu okuduğun dışında bir hikaye var ama devamı gelecek. teşekkür ederim. terstengeri.blogspot.com
eleştiri yapmayı da unutmayın lütfen.
submitted by 21211232 to KGBTR [link] [comments]


2020.11.02 12:32 nazlilokmaizmir Izmir Lokma

Izmir Lokma

İzmir Lokma

İzmir lokma tatlısı bildik tatlılardan farklıdır. Öncelikle bu lokma İzmir ve çevre illerde alınıp, satılmaz. Bir ücret karşılığında tüketilmez. Ücretsiz yenen bir tatlı türüdür.
Dünya da sanırız çok az örneği vardır. Bir gıdanın ücret talep etmeden öyle sokak ortasında, cadde başında bir meydanda ikram edilmesi.
Peki neden ücretsiz İzmir lokma tatlısı her yerde servis edilir. Hayır sever yurttaşların mevlit, iş yeri açılışı, nikah, düğün, davet ve benzeri etkinliklerde hayra ikram ederler.

izmir lokma
İzmir lokma tatlısını hayra servis edenlerden alan insanlar da hayra dua eder, gönlünden geçen güzel dileklerini sunarlar.
Manevi bir dayanışma ürünü kimliği kazanmış durumdadır İzmir lokma tatlısı. Bu nedenle hızla yaygınlaşmakta İzmir den çevre illere, İstanbul, Ankara başta olmak üzere tüm Türkiye de hayra İzmir lokma tatlısı sokaklarda, evlerde, camiler de ücretsiz servis edilmektedir.

İzmir Lokma Dökümü

İzmir lokma dökümü aslında yerel kullanım olan kelimenin uyarlanmasıdır. Ekmek dökmek, yemek dökmek burada bilinen anlamda dökmek değil, servis açmak, kalabalık insan topluluğunun aynı anda tüketilmesi için servis oluşturma anlamında kullanılır.

izmir lokma dökümü
İzmir lokma dökümü hizmeti da yerelde lokma tatlısının kalabalık insan gruplarının rahat tüketebileceği şekilde servis edilmesidir; İzmir lokma dökümü bir diğer anlamda İzmir lokma servisidir.

İzmir Lokmacı

İzmir lokma tatlısını hamurdan servise kadar yapan ustaya İzmir lokmacı denmektedir. Günümüzde lokma makinesinin sağladığı kolaylıktan dolayı nerede ise herkes kendini lokmacı ilan etmektedir.
İzmir lokmacı Kemal usta resmi vergili Nazlı lokma firması ile İzmir ve çevre illerde hayra İzmir lokma tatlısı yapımı ve dağıtımını profesyonel yapmaktadır.

izmir lokmacı
Oluşturduğu İzmir lokmacı personeli mobil araç filosu ile her evde, sokakta, iş yerinde, camide, okulda, meydanda İzmir lokma tatlısını yaparak sıcak, çıtır lezzet kıvamında, özel servis kaselerinde insanlara sunmaktadır.
submitted by nazlilokmaizmir to u/nazlilokmaizmir [link] [comments]


2020.10.24 20:18 hdbilisim Adana Oto Kiralama Şirketleri Adana Rent A Car

Adana Oto Kiralama Şirketleri Adana Rent A Car

Adana Araç Kiralama

Adana oto kiralama firmaları; Adana'da araç kiralamak, en iyi araçları en iyi fiyatlarla almak demektir. Size piyasadaki en uygun fiyatlardan bazılarını sunduğumuzda, bu, daha düşük bir araç alacağınız anlamına gelmez. Adana oto kiralama şirketleri ile, mümkün olan en düşük fiyatlara en yüksek oranlı bir araba kiralayacağınıza güvenebilirsiniz. Aynı zamanda saatlik araç kiralama, günlük araç kiralama, haftalık araç kiralama, aylık araç kiralama kampanyalarımızdan faydalanabilirsiniz.

Adana oto kiralama şirketleri

Adana Mini Van Minibüs Kiralama

Bir grup veya aileyle seyahat ediyorsanız, bir yolcu minibüsü veya minivan kiralamayı düşünün. Çok sayıdaki van seçeneklerimizden birini kiraladığınızda, tek araçta 15 kişiye kadar güvenle taşıyabilirsiniz.

Adana Tek Yön Araç Kiralama

Adana'ya uçuyorsanız, ancak eve dönmeden önce başka bir şehre gitmeniz gerekiyorsa, tek yönlü bir araç kiralamayı düşünün. Tek yönlü bir kiralama ile, Adana'daki kiralık arabalarımızdan birini alıp ülke çapındaki herhangi bir Budget lokasyonuna iade edebilirsiniz.

Adana SUV Araç Kiralama

Hem yolcu hem de kargo alanı için yeterli miktarda Adana SUV'larından birini kiralayın.

Adana Uzun Dönem Araç Kiralama

Adana oto kiralama şirketi olarak uzun süreli araç kiralama alarak Adana'da uzun süreli konaklamalarda tasarruf edin. Uzun süreli bir araç kiralama ile, aracınızı kiraladığınız süre ne kadar uzun olursa, o kadar çok tasarruf edersiniz. Ve on bir aya kadar uzun vadeli kiralama alabilirsiniz!

Adana Lüks Araç Kiralama

Adana lüks araç kiralama iste r biraz kaslı bir araba isteyin, isterse sadece deri koltuklar ve fazladan diz mesafesi olsun, sizin için lüks bir aracımız var. Daha tatlı sürüşlerimiz arasında BMW, Mercedes, Chevrolet Corvette, Jaguar F-Type Coupe ve Dodge Charger bulunuyor.

Adana lüks araç kiralama

Adana Havaalanı Oto Kiralama

Adana havaalanı oto kiralama şirketleri ile Şakirpaşa havalimanında aracınız hazır olsun!

Adana şakirpaşa havaalanı oto kiralama şirketleri
Adana oto kiralam şirketi il kiralık aracı aldığınızda verimli bir şekilde dolaşmak için güvenilir ulaşımın olması önemlidir. Sakinleri bunu biliyor ve ziyaretçiler çok çabuk öğreniyor. Şehri ziyaret edenler için görülecek ve yapılacak çok şey var. Adana rent a car birkaç ilçeye bölünmüştür ve her birinde çeşitli turistik yerler, oteller ve restoranlar bulunmaktadır. Bir ilçeden diğerine taksiyle ulaşım, yolculuk başına kolayca 100 dolardan fazla tutabilir. Toplu taşıma daha ucuzdur, ancak o kadar fazla zaman alır ki ziyaretçiler genellikle seyahatlerinin çoğunu otobüs veya metroda geçirirler. Kişisel ulaşım ile gezi listesindeki her noktayı kontrol etmek mümkündür. Adana'da kiralık araç ile yolculuk zaman aldığından araç kiralamak önemlidir. Neyse ki, ziyaretçilerin GPS sistemli bir araba kiralama seçeneği var, bu nedenle Büyük Elma'da kaybolma konusunda endişelenmenize gerek yok.
Birlikte çalışmak için bir araba kiralama şirketi seçmek, göz korkutucu bir görev gibi görünebilir. Adana rent a car şirketleri yardım etmek için burada. Adana araba kiralama için internette arama yaparak saatler harcamanıza gerek yok. Böyle bir araştırma pek çok sonuç getirecek olsa da tüketici dostu bir firma ile çalışmak önemlidir. Adana araç kiralama firmaları, iyi bir araç seçimi ve aralarından seçim yapabileceğiniz en düşük fiyatlar sunmaktan gurur duyar. Sitenin basit arama aracı ile, istenen seyahat tarihleri ​​için hangi kiralık araçların müsait olduğunu görmek sadece birkaç saniye sürer. Birkaç basit fare tıklamasıyla rezervasyon yapılabilir. Adananın en iyi oto kiralama firması, uygun rezervasyon hizmeti sunmanın yanı sıra en iyi fiyatları sunuyor. Bazı rezervasyon siteleri ve kiralama şirketlerinin resmi Web sitelerinin çoğunun fiyatları daha yüksektir.
Bırakın Adana ucuz araç kiralama şirketi en iyi fırsatları bulmanın zor işiyle ilgilensin. Araç seçme konusunda yardım için, telefon, Skype veya canlı sohbet yoluyla dost canlısı bir personel ile iletişime geçin. Adana oto kiralama şirketleri arasında nazik ve hızlı hizmet sunmaktan gurur duyar. Tüm sorulara açığız, bu nedenle lütfen bir müşteri hizmetleri temsilcisiyle iletişime geçmekten çekinmeyin. Seyahat planlamak sıkıcı bir iş olduğundan, Adana rent a car güvenilir ulaşım bulmanın basit bir süreç olması gerektiğini düşünüyor. Yolcuların endişelenmesi gereken tek şey, hangi araç türünü seçecekleridir. Adana oto kiralama konusunda, müşterilere her tür araba, kamyon, SUV, kamyonet ve lüks araca erişim sağlar. Bütçesi kısıtlı ziyaretçiler için harika seçenekler olan birkaç yakıt dostu araç seçimi de vardır. Adana rent a car şirketi, müşterilerine en düşük kiralama fiyatları sunmanın yanı sıra ek indirimler de sunuyor. Büyük şirketler promosyon kuponları ve ücretsiz ürünler sunduklarında, Adana araba kiralama bunları bulur. Bu fırsatlar sitede sürdükleri sürece mevcuttur. Adanada araç kiralama arayarak zaman kaybetmek yerine, bırakın Adana oto kiralama şirketi işi sizin için yapsın.
Adana kiralık araba istasyonu, çok özel bir hizmet yelpazesine sahip bir Adananın en gelişmiş araç filosuna sahip şubesidir. Ayrıca sizin için küçük ve büyük kamyonlarımız var, örneğin bir Mercedes Vito. Rezervasyon sırasında yalnızca araç kategorisini garanti edebileceğimizi unutmayın.

Adana ucuz araba kiralama ve minibüs kiralama

Adana oto kiralama ile seyahat bütçenizi çeşitli şekillerde kaydedebilirsiniz. Adana Araç kiralama firması bir yandan yakıt tüketimi düşük araçlara büyük önem verirken, diğer yandan kiralama yaparken zaten tasarruf etme imkanına sahipsiniz. Örneğin rezervasyonunuzu çevrimiçi yaparsanız, her zaman en son fırsatlardan yararlanabilirsiniz. Ayrıca aracınızın tam kira bedelini peşin öderseniz de fiyat indirimi alacaksınız.

Adana'da minibüs araç kiralama

Büyük mobilya parçalarını taşımak isteyip istemediğinize veya ticari amaçla bir minibüse ihtiyacınız olduğuna bakılmaksızın: onu Adana oto kiralama ile bulacaksınız. Tabii ki, güçlü minibüsler hobiler ve eğlence için de idealdir. Bahçe işleri için büyük spor malzemeleri, malzemeleri veya aletleri için yeterli alan sunarlar. Çeşitli boyut sınıflarındaki panelvanlar ve Sprinters güvenilirdir ve sıkı bir bakım programına tabidir. Adana minibüs kiralama hakkında daha fazla bilgi edinin .

Adana minibüs vito kiralama

Çok çeşitli kiralık araçlar

Adana yeni 2021 model kiralık araçlar, her durum için ideal bir kiralık araca sahiptir. Örneğin, standart bir kiralık arabada en fazla beş kişi konaklayabilir. Ancak bir sonraki aile kutlaması veya iş arkadaşlarınızla bir gezi için dokuz kişiye kadar ağırlayabilen büyük bir minibüs kiralayabilirsiniz. Adana oto kiralama firmaları ile SUV'leri ve arazi araçları sağlam ve güçlüdür. Doğaya bir sonraki geziniz için ideal koşulları sunarlar. Kurumsal SUV'lar hakkında daha fazla bilgi edinin .
Türkiye' nin en büyük şehirlerinden biri olan Adana, modern, çok kültürlü metropollerden engebeli kayalık manzaralara, geniş ormanlar ve kuzey kıyılarında beyaz kumlu plajlara kadar çok çeşitli bölgesel spesiyaliteler sunmaktadır. İster bir şehir molası, ister uzun süreli bir rahatlama ve macera tatili planlamış olun: Adana Kiralık bir araba ile konaklamanızı özel bir deneyime dönüştürmek için tam konforun ve esnekliğin tadını çıkarabilirsiniz.

Adana'da ucuz kiralık araba bulmama nasıl yardımcı olabilirsiniz?

Adana'daki en iyi araç kiralama şirketlerinin tümü ile çalıştığımız için, sadece kendiniz için veya tüm aileniz için tek bir gün veya bütün bir ay için araba kiralayın, kiralamanızda size büyük tasarruflar sunabiliriz. Adana oto kiralama şirketleri üzerinden Adana'da araba kiralama ararken, aramanızı en ucuz arabaların ilk sırada görünmesi için sıralayabilirsiniz.

Adana içinde en iyi araç kiralama şirketleri hangileridir?

İnsanlar "en iyi" nin ne anlama geldiği konusunda hemfikir olmayabilir, ancak biz size doğru kararı vermeniz için bilmeniz gereken her şeyi anlatmak için buradayız.
Peki bir kiralamada aradığınız en önemli şey nedir? Tezgahta yardımcı hizmet? Havaalanında karşılama mı? Dolu ila Dolu yakıt politikası? Bakımlı, lekesiz bir araba mı? Yoksa en büyük faktör fiyat mı?
Aradığınız ne olursa olsun, tüm ayrıntıları Arama Sonuçları sayfamızda bulacaksınız. Başkalarının her şirketin iyi ve kötü yanları hakkında neler söylediğini öğrenmek için derecelendirmelere ve incelemelere göz atmayı unutmayın.
En iyi ipucu: Aramanızda ince ayar yapmak için Arama Sonuçları sayfamızdaki filtreleri kullanın, böylece yalnızca tüm kutuları gerçekten işaretleyen arabaları görürsünüz.

Ekonomi İlk İsmimizdir

En önemli önceliklerimizden biri, sunduğumuz her paketi müşterimizin tam ihtiyaçlarına göre ayarlamaktır. Her zaman ihtiyaçlarınıza göre deneyiminizi geliştirebilecek ve tatillerinizden veya iş seyahatinizden en iyi şekilde yararlanmanıza yardımcı olacak çeşitli seçenekler sunuyoruz.

Adana'da oto kiralama konusunda Güvenli Ve Kolay Rezervasyon Yapın

Akıllı rezervasyon motorumuz, ihtiyaçlarınıza uygun en iyi fiyatı, araba kategorisini, ekstraları, özel teklifleri ve indirimleri arar. Bugün yalnızca küçük bir ön ödeme ile güvenli bir şekilde çevrimiçi rezervasyon yaptırabilir ve geri kalanını masaya vardığınızda ödeyebilirsiniz!

Adana Şakirpaşa Havalimanı'nda araba kiralama Adana oto kiralama ile çok kolay.


Adana şakirpaşa havalimanı araç kiralama
Adana havaalanı oto kiralama konusunda güler yüzlü hizmet, yeni arabalar ve düşük fiyatlar günlük teklifimizin bir parçasıdır. İster iş ister eğlence için bir araba kiralamak isteyin, ister bir arabaya ister bir minibüse ihtiyacınız olsun, Adana oto kiralama sizin için Şakirpaşa Havalimanı kiralık araca sahiptir.
Adana oto kirakama, araç kiralama acentesi olan Adana rent a car airport hizmetinizde olmaktan mutluluk duyar. Her zaman yanınızda ehliyet, geçerli bir kredi kartı ve ek kimlik belgesi (yurt dışından kiralıyorsanız pasaport gibi) getirmeyi unutmayın.
Adana oto kiralama şirketi olarak, araç kiralamanın çevresel etkilerini anlıyoruz. Bu nedenle, bir sürdürülebilir geliştirme programını hevesle benimsedik ve Şakirpaşa airport sertifikalı taahhütlere sahip ilk araba kiralama şirketi olmaktan gurur duyuyoruz.

Kurumsal koronavirüs salgını sırasında oto kiralama faaliyete devam ediyor mu?

Evet. Kurumsal, kritik ulaşım ve kişisel mobilite ihtiyaçlarını karşılamak için mevcut olan temel bir hizmet oyuncusudur. Bir araca ihtiyaç duyanlara yardım etmek ve acil servisler, kamu hizmetleri, lojistikçiler ve yerel makamlar dahil olmak üzere ön saflarda müdahale ekiplerini malları, insanları taşıma çabalarında desteklemek için varız. ve bu küresel sağlık krizi sırasında temel hizmetler. Bağlı kalıyoruz ve dolaşmanıza yardımcı olmaya hazırız.

Mevcut kiralama süreci nasıl gidiyor?

Adana araba kiralamak için hem müşterileri hem de çalışanları korumak adına araç kiralama sürecimizi değiştirdik. adana oto kiralama acentesi içerisine müşteri akışını önlerken, sosyal mesafeye saygı duymak ve ihtiyaçlarınıza hızlı cevap vermek için müşterilerimize mümkün olduğunca acente otoparkında hizmet veriyoruz.
Tarifelerimiz, bir sonraki geziniz için ihtiyacınız olan her şeyi içerir. Arabayı bir gün, hafta sonu, bir hafta veya daha uzun süre kiralamak isteyip istemediğiniz önemli değil - bizimle iyi bir fiyat-performans oranı garanti edilmektedir. En sevdiğiniz saati, yeri ve aracı seçin ve rezervasyonunuzu çevrimiçi olarak kolayca tamamlayın. Stres yok ve gizli ücret yok.
Adana Ucuz Araç Kiralama
Adana Lüks Araç Kiralama
Adana Otomatik Vites Araç Kiralama
Adana Jeep Kiralama
Adana Minibüs Kiralama
Adana Şoförlü Araç Kiralama
Adana Vip Transfer
Adana Havaalanı Oto Kiralama Hizmeti
  • Aladağ otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Ceyhan otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Çukurova otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Feke otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • İmamoğlu otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Karaisalı otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Karataş otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Kozan otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Pozantı otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Saimbeyli otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Sarıçam otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Seyhan otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Tufanbeyli otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Yumurtalık otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Yüreğir otomatik vites araç kiralama Şirketi
  • Aladağ Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Ceyhan Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Çukurova Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Feke Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • İmamoğlu Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Karaisalı Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Karataş Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Kozan Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Pozantı Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Saimbeyli Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Sarıçam Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Seyhan Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Tufanbeyli Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Yumurtalık Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Yüreğir Lüks Araç Kiralama Şirketi
  • Aladağ Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Ceyhan Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Çukurova Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Feke Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • İmamoğlu Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Karaisalı Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Karataş Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Kozan Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Pozantı Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Saimbeyli Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Sarıçam Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Seyhan Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Tufanbeyli Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Yumurtalık Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Yüreğir Ucuz Oto Kiralama Şirketi
  • Aladağ Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Ceyhan Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Çukurova Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Feke Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • İmamoğlu Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Karaisalı Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Karataş Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Kozan Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Pozantı Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Saimbeyli Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Sarıçam Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Seyhan Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Tufanbeyli Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Yumurtalık Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Yüreğir Havaalanı Oto Kiralama Şirketi
  • Aladağ Havaalanı Transfer Şirketi
  • Ceyhan Havaalanı Transfer Şirketi
  • Çukurova Havaalanı Transfer Şirketi
  • Feke Havaalanı Transfer Şirketi
  • İmamoğlu Havaalanı Transfer Şirketi
  • Karaisalı Havaalanı Transfer Şirketi
  • Karataş Havaalanı Transfer Şirketi
  • Kozan Havaalanı Transfer Şirketi
  • Pozantı Havaalanı Transfer Şirketi
  • Saimbeyli Havaalanı Transfer Şirketi
  • Sarıçam Havaalanı Transfer Şirketi
  • Seyhan Havaalanı Transfer Şirketi
  • Tufanbeyli Havaalanı Transfer Şirketi
  • Yumurtalık Havaalanı Transfer Şirketi
  • Yüreğir Havaalanı Transfer Şirketi
  • Aladağ minibüs kiralama firması
  • Ceyhan minibüs kiralama firması
  • Çukurova minibüs kiralama firması
  • Feke minibüs kiralama firması
  • İmamoğlu minibüs kiralama firması
  • Karaisalı minibüs kiralama firması
  • Karataş minibüs kiralama firması
  • Kozan minibüs kiralama firması
  • Pozantı minibüs kiralama firması
  • Saimbeyli minibüs kiralama firması
  • Sarıçam minibüs kiralama firması
  • Seyhan minibüs kiralama firması
  • Tufanbeyli minibüs kiralama firması
  • Yumurtalık minibüs kiralama firması
  • Yüreğir minibüs kiralama firması
  • Aladağ SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Ceyhan SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Çukurova SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Feke SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • İmamoğlu SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Karaisalı SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Karataş SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Kozan SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Pozantı SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Saimbeyli SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Sarıçam SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Seyhan SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Tufanbeyli SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Yumurtalık SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Yüreğir SUV Jeep Kiralama Hizmeti
  • Aladağ Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Ceyhan Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Çukurova Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Feke Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • İmamoğlu Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Karaisalı Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Karataş Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Kozan Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Pozantı Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Saimbeyli Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Sarıçam Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Seyhan Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Tufanbeyli Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Yumurtalık Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Yüreğir Şoförlü Araç Kiralama Hizmeti
  • Aladağ Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Ceyhan Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Çukurova Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Feke Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • İmamoğlu Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Karaisalı Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Karataş Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Kozan Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Pozantı Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Saimbeyli Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Sarıçam Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Seyhan Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Tufanbeyli Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Yumurtalık Vip Araç Kiralama Hizmeti
  • Yüreğir Vip Araç Kiralama Hizmeti

Adana kiralık Citroen Elysee Benzinli Manuel fiyatları

Adana Peugeot 301 Benzin Manuel kiralama fiyatları

Adana kiralık Fiat Linea Dizel Manuel fiyatları

Adana Citroen Elysee Dizel Manuel kiralama fiyatları

Adana Peugeot 301 Dizel Manuel kiralama fiyatları

Adana Dacia Duster Dizel Manuel kiralama fiyatları

Adana kiralık aile aracı Dacia Lodgy Dizel Manuel 5 Kişilik kiralama fiyatları

Adana kiralık Hyundai Accent Blue Dizel Otomatik kiralama fiyatları

Adana kiralık Renault Megane Dizel Otomatik fiyatları

Adana kiralık Fiat Linea Benzin Manuel fiyatları

Adana Dacia Duster Otomatik Dizel araç kiralama fiyatları

Adana kiralık Dacia Lodgy Dizel Manuel 7 Kişilik aile aracı kiralama

Adana kiralık Peugeot 3008 Dizel Otomatik kiralama fiyatı

Adana kiralık Renault Symbol Dizel Manuel fiyatları

Adana Renault Clio HB Benzinli Manuel kiralama fiyatları

Adana kiralık Renault Symbol Benzin Manuel fiyatları

Adana kiralık araç Dacia Sandero Benzin Manuel kiralama fiyatları

Adana kiralık Fiat Egea Dizel Manuel kiralama fiyatları

Adana kiralık Fiat Fiorino Dizel Manuel kiralama fiyatları

Adana kiralık Citroen C3 Benzin Otomatik kiralama fiyatları

Adana kiralık Volkswagen Passat Dizel Otomatik araç kiralama fiyatları

Adana kiralık Peugeot 5008 Dizel Otomatik 7 Kişilik araç kiralama fiyatları

Adana kiralık BMW 3.20 Dizel Otomatik araç kiralama fiyatları

Adana kiralık BMW 5.20İ Benzin Otomatik oto kiralama fiyatları

submitted by hdbilisim to u/hdbilisim [link] [comments]


2020.10.21 02:09 karanotlar Alçakça yollardan hükümdarlığa ulaşanlar üstüne

Alçakça yollardan hükümdarlığa ulaşanlar üstüne

https://preview.redd.it/t6gvxlhjacu51.jpg?width=160&format=pjpg&auto=webp&s=168f74a83ca82de22261b2626330f992121b7b21
İktidarı ele geçiren hükümdar gerekli gördüğü şiddeti iyice hesap etmeli ve her gün yinelememek için bir çırpıda uygulamalıdır. Ve yinelemeyince de halkının güvenini sağlayarak iyilikle kalplerini kazanabilir. Ya yüreklilik gösteremediği için ya da yanlış hesaptan tersini yapan hükümdar elinden tokmağı düşüremez. Halkı da sürekli baskı altında tuttuğu için onun halkına, halkının da ona bitip tükenmeyen baskıdan ötürü güveni kalmaz. Şiddet tüm hışmıyla ve bir kerede uygulanmalıdır, halk tadına varmamalıdır yoksa canını yakar. Oysa iyilikler azar azar yapılmalı ki tadına varabilsin. Her şeyin ötesinde bir hükümdar halkıyla ilişkilerinde tutarlı olmalı ve iyi ya da kötü her türlü beklenmedik olay karşısında tutarlılığından ödün vermemelidir.
  1. İnsanoğlunun tümüyle yazgının yardımı ya da kendi becerisine yaslanmadan yalın yurttaşlıktan hükümdarlığa yükselmekte başvurulabileceği iki yolu daha vardır. Bunlardan birinin cumhuriyetlerden söz edildiğinde ayrıntılı olarak ele alınması gerekse de, bence, burada da unutulmamasında yarar vardır. Bunlardan biri alçakça ve iğrenç yollarla iktidarı ele geçirmeye dayalıdır; öteki de yurttaşlarının onayını alarak ülkesinde hükümdar olmaktır. İlk yola, ayrıntılı bir tartışmaya girmeden biri eskil, öteki çağdaş iki örnek gösterebiliriz. Bu yola başvurmak zorunda kalanların öykünebilecekleri örnekleri sunmamız yeterli olacaktır.
  2. Sicilyalı Agathocles , yalın bir yurttaş, en alt, en aşağılanmış katmandan gelmiş olmasına, çirkin ve aşağılık yazgısına karşın Syrakusa kralı oldu. Bir çömlekçinin oğluydu. Yaşamının tüm evrelerinde bayağı bir yaşantısı oldu. Ancak bu bayağılığını büyük bir ruh ve bedensel erdemle besleyerek meslek olarak seçtiği askerliğin her kademesinde başarı gösterdi ve sonunda orduya başkomutan oldu. Bu makama oturduktan sonra doğallıkla kendisine sunulan iktidarı hiç kimseye borçlu olmadan zorbalıkla elinde tutmak istemiş ve hükümdar olmayı kafaya koymuştu. Tasarımını sonuçlandırmak için Sicilya üzerinde egemenlik kurmak isteyen Kartacalı Amilcar ile anlaşarak bir sabah sanki devlet işlerini konuşacakmış gibi senatörleri ve ülkenin önde gelen varsıllarını meydanda toplamış ve bir işaretiyle tümünü öldürtmüştü ve o ölülerin üzerine hiçbir direnmeyle karşılaşmadan kent üzerindeki iktidarını ilan etmişti. İki kez Kartacalılar tarafından püskürtülmüş ve kuşatılmış olmasına karşın kentini savunabildiği gibi, güçlerinin bir bölüğünü kuşatmaya direnmek için bırakırken diğer bölüğü ile Afrika’ya saldırmış ve kısa zamanda Syrakusa’yı kuşatmadan kurtarmış, Kartacalıları perişan etmişti. Sonunda Kartacalılar antlaşma yapıp Afrika ile yetinmiş, Syrakusa’yı Agathocles’e bırakmak zorunda kalmışlardı.
  3. Onun yaşamını ve girişimlerini incelemeye alan biri yaşadıkları üzerinde yazgının etkisinin ya hiç olmadığını ya da çok az olduğunu görecektir. Çünkü yukarıda da söylediğim gibi, Agathocles hiç kimseden destek almadı, ama bin bir güçlükle ve tehlikeyle elde ettiği askerlikteki yükselmesiyle hükümdarlığa ulaştı ve ardından çok yüreklice almış olduğu kararlarla onu elinde tutmayı bildi. Yurttaşlarını öldürtmenin, dostlara ihanet etmenin, acımasız, inançsız ve dinsiz olmanın adı erdem değildir. Tüm bunlar insana hükümdarlık kazandırabilir, ama san kazandırmaz. Eğer Agathocles’in, tehlikelere girip çıkmaktaki yürekliliği, karşıt güçleri göğüslemek ve üstesinden gelmekte gösterdiği ruh yüceliği göz önünde tutulursa, niçin herhangi çok başarılı bir başkomutanın gerisinde gösterilemeyeceği anlaşılır. Ne ki, inanılmaz acımasızlığı, insanlık dışı tutum ve davranışları, yaptığı sayısız bayağılık ve alçaklıktan ötürü örnek insanlar arasında sayılmasının olanaksızlığı ortadadır. Bu nedenle gerçekleştirmiş olduğu girişimleri ne yazgının gücüne ne de öz becerisine bağlanır. Çünkü ne birine ne ötekine başvurmuştur.
  4. Güncelden bir örnek vermek gerekirse Papa VI. Alexander’ın papalık döneminde yaşanmış bir olayı anlatmakta yarar var: Fermolu Liverotto küçük yaşlarda babasız kalınca dayısı Giovanni Fogliani tarafından büyütülmüş ve ilk gençlik yıllarında iyi bir asker olarak kariyer yapsın diye Paulo Vitelli’nin denetimi altında askeri okula yollanmıştı. Paulo ölünce bu kez kardeşi Vitelozzo’nun denetiminde eğitimini sürdürmüş, kısa zamanda aklı ve becerisiyle öne çıkmış, kendi birliği içinde lider olmasını bilmiştir. Başkalarının emrinde çalışmayı onur kırıcı olarak gördüğü için Vitelozzo’nun desteği ve ülkelerinin de özgürlükten çok köleliği yeğleyen hemşerileriyle birlikte Fermo’yu ele geçirmeyi tasarladı. Ardından Giovanni Fogliani’ye, uzun zamandır evinden uzak kaldığını; gidip kendisini ve kentini görmek ve ardında bıraktığı mal varlığını değerlendirmek istediğini yazdı. San ve onur kazanmaktan başka bir şey için çalışmadığını ve yurttaşlarına zamanını boşa harcamadığını göstermek için dostları ve hizmetçilerinden oluşan yüz kişilik bir heyetle görkemli bir biçimde kente girmeyi ve yurttaşlarının da, kendisini, hak ettiği biçimde karşılamaları için gerekli düzenlemelerin yapılmasını arzuladığını, böyle bir karşılamanın gerek kendisine ve gerekse kendisini büyüten dayısının şerefine şeref katacağını belirtti.
  5. Giovanni de yeğenine karşı kendisini borçlu duyumsadığı bir takım görevlerini yerine getirmekten geri kalmadı. Fermo halkı tarafından görkemli bir biçimde karşılattı. Liverotto kendi konaklarına yerleşti. Tasarladığı tuzağı yaşama geçirebilmek için gerekli hazırlıkları gizlice yapmak için geçirdiği birkaç günden sonra görkemli bir davet düzenledi ve Giovanni ile birlikte kentin ileri gelen insanlarını davet etti. Benzer davetlerde görülen yiyip içmelerden ve eğlencelerden sonra ev sahibi cinlikle gündemi değiştirdi ve konuşmaları daha hassas konulara yönlendirdi; Papa Alexander’ın büyüklüğünden, oğlu Cesare’den ve girişimlerinden söz etti. Giovanni ve diğerleri konuşulanlara katılırken Liverotto birdenbire ayağa fırladı ve o konuşmaların yeri olmadığını, herkesin bulunduğu bir yerde konuşulamayacağını söyledi ve ardından bir salona girdi, arkasından Giovanni ve öteki yurttaşlar onu izledi. Daha yerlerine oturmamışlardı ki, önceden saklandıkları yerlerden çıkan askerler Giovanni ve ötekilerin hepsini oracıkta öldürdüler.
  6. Bu katliamdan sonra Liverotto atına atladı ve kentin sokaklarında bir muzaffer gibi dolaştı ve ardından kent meclisini kuşattı. Paniğe kapılan meclis üyeleri meclisi dağıttı, yeni bir hükümet kurarak onu hükümdar ilan etti. Kendine karşı olan ve zarar verebilecek tüm kişileri yok ettikten sonra yeni askeri ve sivil kararnameler çıkartarak bir yıl süren hükümdarlığı süresince salt Fermo’daki yerini sağlamlaştırmakla kalmadı, çevresine de korku salmaya başladı. Eğer ona babalık etmiş adamı öldürdükten tam bir yıl sonra Orsini ve Vitelli, ayrıca düzenbazlık ve ayak oyunları konusunda da kendisine öğretmenlik yapmış Vitelozzo ile birlikte, demin dediğim gibi, Sinigaglia’da Cesare Borgia’nın oyununa gelip tuzağa düşürülmemiş ve boğazlanmamış olsaydı, onu yerinden etmek tıpkı Agathocles’i yerinden etmek gibi zor olacaktı.
  7. Kimileri şunu sorabilir: Çoğu kişinin, bırakın savaşın karmaşık zamanlarında, barışta bile şiddete başvurarak egemenliklerini sürdürememiş olmalarına karşın, Agathocles ve benzeri kişiler nasıl olmuş da bu kadar ihanetten ve baskıdan sonra ülkelerinde güvenli olarak bu denli uzun yaşabilmiş, dış düşmanlardan korunabilmiş, yurttaşlarının hışmına uğramamışlardır? Bunun nedeni şiddetin iyiliğe mi, kötülüğe mi kullanıldığıdır. İyiliğe kullanılmış diyorsam (kötülükten iyilik olarak söz edilebilirse eğer) hepsi bir kerede iktidarı sağlama alabilmek için kullanılmış ve sonra daha fazla uzatmadan olabildiğince halkın yararına olabilecek bir biçime dönüştürülmüş olandan söz ediyorum. Kötülüğe kullanılmış olanlar başlangıçta zayıf olmalarına karşın, biteceği yerde bir biçimde zamanla artmış olanlardır. İlkini uygulayanlar tıpkı Agathocles gibi iktidarlarını koruyabilir; Tanrı katında ve halkı karşısında haklılık gerekçeleri bulabilirler. Oysa ötekilerin iktidarda kalabilmeleri olanaksızdır.
  8. Bu nedenle iktidarı ele geçiren hükümdar gerekli gördüğü şiddeti iyice hesap etmeli ve her gün yinelememek için bir çırpıda uygulamalıdır. Ve yinelemeyince de halkının güvenini sağlayarak iyilikle kalplerini kazanabilir. Ya yüreklilik gösteremediği için ya da yanlış hesaptan tersini yapan hükümdar elinden tokmağı düşüremez. Halkı da sürekli baskı altında tuttuğu için onun halkına, halkının da ona bitip tükenmeyen baskıdan ötürü güveni kalmaz. Şiddet tüm hışmıyla ve bir kerede uygulanmalıdır, halk tadına varmamalıdır yoksa canını yakar. Oysa iyilikler azar azar yapılmalı ki tadına varabilsin. Her şeyin ötesinde bir hükümdar halkıyla ilişkilerinde tutarlı olmalı ve iyi ya da kötü her türlü beklenmedik olay karşısında tutarlılığından ödün vermemelidir. Çünkü koşullar zorlar ve halkıyla olan ilişkilerini değiştirmek zorunda kalacak olursa, şiddete başvurmak fırsatını bulamayacaktır. Ve yapacağı iyiliğin de yararı dokunmaz, çünkü istemeyerek yapılmış bir iyilik olarak değerlendirilir ve halk da bundan mutlu olmaz.
Hükümdar – Niccolo Machiavelli

https://www.cafrande.org/alcakca-yollardan-hukumdarliga-ulasanlar-ustune-niccolo-machiavelli/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.10.19 17:52 komikamaruhhastasi Bu flair boşuna durmuyor amk,bunu yerinde kullanmanın zamanı geldi

İskandinav mitolojisi İskandinav kültürü, dinleri
Nors veya İskandinav mitolojisi, İskandinavya'da yaşamış Kuzey Cermen halklarının Hristiyanlık öncesi dinleri, inanışları ve efsaneleri. Cermen mitolojisinin bir parçası olan İskandinav mitolojisi, Anglosakson mitolojisi ve Kıtasal Cermen mitolojisi ile yakından ilişkilidir.
Kökenler MÖ 1000 yıl sonrasında, Avrupa'nın büyük bir kısmına Hint-Avrupa dilleri ve kültürü yayılmıştı. MÖ ilk bin yılın ortalarında Cermen kabilelerinden Güney İskandinavya ve Kuzey Almanya bölgesinde yaşamışlardı. Bu halkların yayılmaları ve ilerlemeleri MÖ 2. yüzyılla kadar devam etti. Bu nedenle İskandinav ve Kıtasal Cermen mitolojileri aynı temeller üzerindedir ve birçok ortak noktası vardır. Snorri Sturluson'un Eddası (1179-1241) bu efsanelerin çoğunu içerir. Mitolojinin yaratılış detaylarını çok çeşitli kaynaklara dayanarak sadece Snorri kaleme almıştır.
Başlangıç Başlangıçta boşluk vardı (Ginnungagap). Dünya daha var olmadan önce 11 nehir akan Niflheim'da ölüm var oldu. Niflheim'ın güneyinde başka bir sıcak dünya daha oluştu; Muspell; Devlerin koruduğu yer. Devler buraya Stur yani Siyah dediler. Niflheim'ın nehirleri donmuştu. Bu nehirlere Ginnungagap dendi. Günün birinde Muspell'deki kıvılcımlar nehirlerin üzerine düştü ve nehirleri eritti. Erimiş nehirlerden oluşan damlacıklar Ymir'i şekillendirdi ve Ymir'in terinden diğer dişi ve erkek devler oluştu.
Yaratılış efsanesinin bir başka versiyonu daha vardır:
Eriyen damlalar en ilkel inek şeklini aldılar. Audhumla; sütüyle Ymir'i besleyen inek. Audhumla aynı zamanda tuz parçalarını yalayarak bu bloklara ilk insan şeklini verir. İlk insan Buri. Buri'nin, bir devin kızı olan Bolthor ile evli bir oğlu vardır; Borr. Bolthor'u Odin, Vili ve Ve birleşerek Borr'a uygun bir biçimde yarattılar. Ve şeklinden dolayı Ymir'i öldürdüler. Ve sonra iki tane ağaç yarattılar. Düşünen, nefes alan, duyan ve de görebilen iki ağaç. Bu ağaçlar insan ırkının ilk modelleriydi. Erkeğe Askr (dişbudak), dişiye de Embla (karaağaç) dediler. Ardından Asgard'ı yarattılar. Tanrıların meskenini. Snorri diğer birçok versiyonda kader ağacı Ygdrassil'den bahseder. Onun ne kadar ihtişamlı olduğunu, dünyanın merkezinde nasıl görkemli bir şekilde yükseldiğini tasvir eder. Ağacın altındaki kader feminen formu olarak tasvir edilir ve insan hayatının buradan başladığı düşünülür.
Tanrılar meclisi Bazı versiyonlarda da Tanrıların büyük meclisinin burada toplanıp kararlar aldığından bahsedilir. Bu ağaç üç köklüdür; Bu köklerden biri cehenneme kadar uzanır, diğeri devler ülkesine gider ve sonuncu kök de insanların dünyasına gider. Bütün dünyanın mutluluğu bu ilk ağaca bağlıydı. İskandinav tanrıları iki grupta toplanır; Aesir ve Vanir tanrıları. Aesir'in en önemli tanrıları; Odin, Thor ve bazen de Tyr, Vanir'deki önemli tanrılar ise Njord, Frey ve Freya'dır. Vanir; Zenginlik, verimlilik ve doğurganlığı simgeler. Vanir doğurganlığı sembolize eden toprak ve denizle sembolleştirilmiştir. Aesir; Diğer bütün değerlerle sembolleştirilmiştir. Odin bir büyücüdür, tanrıların şefidir ve tüm kahramanların başıdır. Thor, çekicin tanrısıdır ve havaya hükmeder. Birçok öyküde bu ikili barış içinde yaşarlar ve birbirlerine yardım ederler. En önemli mitolojik hikâyeler uzak geçmişte bir zamanda, Vanir ve Aesir arasında çok vahşi bir savaşın çıktığından bahseder. Bazı bilginler bu savaşın Cermen ırkının diğer ırklarla karşılaşmasının bir yansıması olarak görürler. Georges Dumezil ve Jan De Vries, tanrılar arasındaki savaş ve bölünmenin Hint-Avrupa mitolojisinin bir parçası olduğunu ortaya çıkardılar.
Bilinen üçlü; sihirsel güçleri adilce kullanan Odin ve Thor tarafından yaratılmıştı. Tyr savaş tanrısı ve Vanir bolluk tanrısı beraberce hiyerarşiyi bozguna uğratmışlardı. İskandinav mitolojisinde Odin ve Thor arasındaki çelişki, bütün tanrılık statülerinin Vanir'de kalmasıyla başladı. Aesir'e bir kadın olan Gullveig'i (Altın sarhoşu) göndererek yalvardılar. Daha sonra da savaş çıktı. Her iki tarafta tükendikten sonra, iki taraf kendi grup üyelerini değiş tokuş etti. Vanir Njord ve oğlu Frey'i ,Aesir ise Mimir ve Hoenir'i verdi. Bu geçici barış tüm tanrıların toplanarak Kvasir'i yaratmalarıyla kutlandı. Kvasir barış ve mutluluğun sembolü daha sonra kurban edildi. Ve kanından tanrılar için bir içki yaratıldı. Böylece Kvasir Tanrıları sarhoş eden ve ozanlara ilham veren bir içecek olmuştu.
Önemli bir başka mitolojik efsane de Balder ve Loki'yi anlatır. Odin'in oğullarından Balder burada akıl, sevgi ve bilginin tanrısı olarak karşımıza çıkar. Cennette Glitnir denilen bir yeri korumaktadır. Her türlü anlaşmazlıkta bütün tanrılar onun adaletine güvendiklerinden ona gelirler ve burada Balder'in adaleti sağlaması beklenir.Ve Balder adaleti yerine getirir. Loki Aesir tarafından evlat edinilmiş bir devdir. Loki ve Odin aralarında bir dostluk antlaşması yapmışlardı. Bir gece Balder kendi ölümü hakkında çok rahatsız edici bir rüya görür. Annesi Frigg, su, ateş, doğadaki bütün elementlere, kuşlara, canavarlara, toprak ve taşlara, Balder'a zarar vermemeleri için yemin ettirir. Böylece Balder Ölümsüz olur. Bundan sonra Aesir Balder'ı ortalarına alıp onunla eğlenmeye başlar. Ona küçük ok, taş vs. şeyler atarlar. Bu yeminden dolayı Balder sadakatsizliklle karşı karşıya kalmıştır. Loki bu dramayı görünce merak eder ve kadın kılığında Frigg'in yanına giderek ona neler olduğunu sorar. Frigg de ona yeminden bahseder ve yeminin içine katılmayan tek şeyin ökse otu olduğunu da sözlerine ekler. Bunu duyan Loki hemen Aesir'e sunulmak üzere ökse otu getirir. Bunu kör tanrı Hoder'e kendi isteği ile verecek ve böylelikle Balder'a acı çektirme oyununa o da katılabilecektir. Balder'a ökse otundan yapılmış ok atılır ve Balder ölür. Aesir bu olayın suçlusundan intikam almak ister ama bulundukları yerin kutsallığından dolayı bunu yapamazlar. Balder Hel'e gidecektir, yani tüm ölülerin gittiği yere çünkü o bir savaşçı değil ve bir savaşta ölmemiştir dolayısıyla da kahramanların yeri olan Valhalla'ya gidemez. Balder Hel'den ancak Odin onun çıkmasına izin verdiğinde ve aynı zamanda yaşayan ve ölü olan her canlının onun için gözyaşı döktüğü zaman çıkabilecektir. Aksi takdirde sonsuza dek orada kalmaya mahkûm olacaktır. Bu kehanet üzerine Aesir bütün dünyaya elçiler yollar. Doğaya, insanlığa, tanrılara ve onlara Balder için gözyaşı dökmelerini emreder. Bunu tüm yaşayanlar kabul eder. Tabii ki Devlerin kraliçesi Thork (kılık değiştirmiş Loki) hariç. Ve ağlamamak için de kesin kararlıdır. Aesir Thork'un Loki olduğunu fark ettiğinde, onun bu şeytanca oyunlarına son vermesi için zincire vurur.
Ragnarok Ana madde: Ragnarok Kehanete göre Loki bir gün bir şekilde zincirlerini kıracak ve bu bütün şeytanların canavarların ve devlerin tanrılara karşı olan büyük savaş Ragnarok'ta kaybedeceğinin işareti olacaktır. Ragnarok'ta Odin kurt Fenrir tarafından yenilir. Daha sonra da Fenrir Odin'in oğlu Vidar tarafından öldürülür. Bu olaydan sonra tanrılar arasındaki korkunç savaşlar başlar. Tanrı Heimdall ve Loki karşı karşıya gelip birbirlerini öldürene kadar savaşırlar. Ve daha sonra Dünya bir ateşle yok edilir. Evren denizin dibine batmaya başlar. Bu son tekrar doğuşla kendini devam etirir. Dünya denizden tekrar yükselir, yeşillenir, bitkilerle dolup taşar. Aesir'in ölü oğulları Asgard'a geri döner ve atalarının yolunu izlerler.
İskandinav mitolojisinde başlıklar Aesir (tanrılar) Andhrimnir,Balder, Bor, Bragi, Buri, Dagr, Delling, Forseti, Heimdall, Hermod, Hod, Hoenir, Kvasir, Lodur, Loki, Modi ve Magni, Od, Odin, Rig, Thor, Tyr, Ull, Vali, Ve, Vidar, Vili, Asynjur (tanrıçalar) Bil, Eir, Frigg, Gna, Hlin, Idunn, Jord, Lofn, Nanna, Nott, Saga, Sif, Sigyn, Sjofn, Snotra, Sol, Syn, Var, Vor, Trud, Hel Vanir (tanrılar ve tanrıçalar) Freyr, Freyja, Gullveig, Nerthus, Njord Nornlar (yazgılar) Urd, Verdandi, Skuld Valkürler Brynhildr, Gondul, Gunnr, Hild, Hladgunnr, Rota, Skuld, Sigrdrifa, Sigru, Skogul, Svava, Trud Elf (Alfar) Beyla, Byggvir, Dokkalfar, Svartalfar, Volund Devler Aegir, Angrboda, Baugi, Beli, Bergelmir, Bestla, Billing, Bolthorn, Byleist, Elli, Faárbauti, Fenja, Fjalar, Fornjot, Geirrod, Gerd, Gjalp ve Greip, Gilling, Grid, Gunnlod, Gymir, Hel, Hrym, Hraesvelgr, Hrod, Hrungnir, Hymir, Hyndla, Hyrrokkin, Jarnsaxa, Kari, Laufey, Loki, Mani, Menja, Modgunn, Mundilfari, Muspel, Mokkurkalfi, Narfi, Olvaldi, Ragnhild, Ran, Rind, Skadi, Snær, Suttung, Surtr, Thokk, Tjazi, Trivaldi, Trudgelmir, Trymr, Utgardaloki, Vaftrudnir, Ymir Cüce Alviss, Andvari, Berling, Brokkr, Durin, Dvalin, Eitri, Fafnir, Fjalar ve Galar, Gandalf, Hjuki, Hreidmar, Litr, Lofar, Nordri, Sudri, Austri ve Vestri, Nyi ve Nidi, Otr, Regin, Sindri İnsanlar Adils, Agne, Ask, Aslaug, Björn Járnsíða, Bodvar Bjarki, Berserkers, Dag the Wise, Domalde, Draugr, Dyggve, Egil, Einherjar, Embla, Erik and Alrik, Fjölnir, Frodi, Glam, Grimhild, Gylfi, Haddingjar, Hagbard ve Signy, Haki, Halfdan, Halfdan the Old, Harald Hildetand, Hedin, Helgi Hundingsbane, Hjalmar, Hrolf Kraki, Hugleik, Hvitserk, Ingeborg, Ingjald, İvar Ragnarsson, Jorund, Karl, Krimhild, Lagertha, Lif ve Lifthrasir, Marmennill, Nor, Ottar, Raum the Old, Ragnar Lodbrok, Roskva, Sigar, Siggeir, Sigmund, Signy, Sigurd, Sigurd Ragnarsson Sigurd Ring, Sinfjotli, Skagul Toste, Skirnir, Sveigder, Svipdag, Tjalfi, Vanlade, Volva, Yngvi ve Alf, Yrsa Canavarlar Arvak and Alsvid, Audhumbla, Blodughofi, Eiktyrnir, Fenrisulfr, Garm, Geri ve Freki, Grani, Gullinbursti, Gullinkambi, Gulltopp, Hati, Heidrun, Hildisvini, Hofvarpnir, Hraesvelgr, Hrimfaxi, Hugin ve Munin, Jormungand, Lindorm, Managarmr, Nidhoggr, Ratatosk, Skinfaxi, Skoll, Sleipnir, Svadilfari, Saehrimnir, Tanngrisnir ve Tanngnjostr, Varulf, Vedrfolnir Mekanlar Alfheim, Asgard, Barri, Bifrost, Bilskirnir, Breidablik, Elivagar, Eliudnir, Fensalir, Folkvangr, Gimle, Ginnungagap, Gjallar Köprüsü, Gjoll, Gladsheim, Glasir, Glitnir, Gnipahellir, Helgrindr, Helveg, Himinbjorg, Hindarfjall, Horgr, Kormt ve Ormt, Idavoll, Jotunheimr, Ironwood, Hlidskjalf, Midgard, Muspelheim,( Miklagaard)İstanbul, Myrkvidr, Nastrond, Niflheim, Noatun, Sessrumnir, Singasteinn, Slidr River, Sokkvabekkr, Trúdvangr, Trymheimr, Utgard, Valhalla, Vanaheim, Hvergelmir, Vigrid, Vimur, Vingolf, Ydalir, Yggdrasil Artefaktlar Andvarinaut, Brisingamen, Draupnir, Eldhrimnir, Gand, Gjallarhorn, Gleipnir, Gram, Grotte, Gungnir, Helskor, Megingjord, Mimir çeşmesi, Mistilteinn, Mjöllnir, Naglfar, Odrerir, Reginnaglar, Hringhorni, Skidbladnir, Tyrfing, Urd çeşmesi Tapınma Blot, Horgr, İnsan kurban etme, Seid, Sumbel, Uppsala tapınağı, Thor'un çekici, Volva, Yule
Wikipediadan aldım.
submitted by komikamaruhhastasi to KGBTR [link] [comments]


2020.10.19 13:44 azeriizmirlokma Izmir Lokmaci

Izmir Lokmaci

İzmir Lokmacı

İzmir lokmacı, lokma tatlısının hamurunu, mayalanmasını ve pişirmesini yine sunumunu en iyi yapan ustaya denir.
Günümüzde İzmir lokma tatlısı artık bir tür sokak lezzeti kimliğini edinmiştir. Nişan yapan, düğün, dernek, açılış yapan, cenazesi olan, iş yeri açan, çocuğunu sünnet ettiren insanlar sokakta İzmir lokmacı firmalarından lokma tatlısı yapıp servis etme hizmeti alırlar.

izmir lokmacı

Lokmacı

Lokmacı hizmeti vermek için kaç kişilik lokma tatlısının hangi adreste saat kaçta yapacağını müşteriden öğrenir ve hazırlıklarını yapar.

lokmacı
Seyyar aracı ile lokmacı ekibi adrese o saatte giderek lokma tatlısını lokma makinesinde hazırlar. Mayalı hamuru lokma makinesinde kızartır ve orada olanlara kaselerde servis eder.

İzmir Lokma

İzmir lokma tatlısı bilinen lokma tatlılarından farklı olarak Ege bölgesinde yerelde düğün, nişan, mevlit gibi etkinliklerde toplu tüketilen lokma tatlısıdır.

izmir lokma
Mayalı hamurdan hızlı yapıldığı ve sıcak tüketildiği için toplu organizasyonlarda tercih edilir. Firmamız lokma araçları ve seyyar lokma personeli ile her daim her adreste İzmir lokma tatlısı hizmetini ekonomik fiyata sunmaktadır.
submitted by azeriizmirlokma to u/azeriizmirlokma [link] [comments]


2020.10.17 12:30 sum-poopins Kapitalizmin Sorunları

Kapitalizmin Sorunları
Bu yazı, kapitalizmin sorunlarını güncel bir çerçeveden incelemek ve insanları bilgilendirmek amacıyla yazılmıştır. Hiçbir şekilde, bu sistemi tamamen detaylı bir şekilde sunma iddiası yoktur. Zaten böyle kısacık bir yazının bunu yapabilme imkanı yoktur (iki tarafın da savunucuları, bunu meme'ler ve iki cümlelik sloganlar aracılığıyla yapmaya çalışsa da). Kapitalizm, tarihsel ve teorik açıdan, farklı şekillerde incelenebilir ve veriler sunulabilir.
Kapitalizmin sorunlarına giriş yapmadan önce, tarihsel bağlamdan şöyle bir bahsedelim. Kapitalizmin çıkışına ve özellikle, onun bünyesinde gerçekleşen endüstri devrimine kadar, insanlık, kaynak tüketimi, enerji tüketimi ve populasyon bakımından oldukça farklı bir yapıdaydı. Aşağıda, insanlık tarihindeki son 12.000 yıldaki populasyon değişimi verilmiştir.
https://preview.redd.it/lwezfm8ctmt51.png?width=800&format=png&auto=webp&s=f31d46eebd63c7c1ac36b887117803bc7c59a61e
Hem populasyon boyutundaki bu artış hem de endüstri devriminin getirdiği hayat biçimindeki değişiklikler, insanların daha fazla enerji tüketmesine yol açmıştır. Daha fazla enerji tüketimi, daha fazla kaynak tüketimi anlamına gelmektedir.
https://preview.redd.it/a6t1t2mdtmt51.png?width=3400&format=png&auto=webp&s=f9b2f85c332aa5c10bc080cb70f2052d07494fb1
Diğer bir değişiklik, yoksullukta olmuştur. 1820'ye kıyasla, aşırı yoksulluk içinde yaşayan insan sayısı, son birkaç on yıla kadar mutlak anlamda artmış fakat göreli anlamda oldukça düşmüştür. 2000'lere yaklaştıkça mutlak anlamda da düşmeye başlamıştır. Aşağıdaki grafiğe bakmadan önce, 1800 yılında dünya nüfusunun 990 milyon ve 2015 senesinde 7.3 milyar olduğunu hatırlatırım.
https://preview.redd.it/tfegjnietmt51.png?width=3400&format=png&auto=webp&s=144dac22a5d9990869d1c32e376a216b0655e66e
İnsanların yaşam biçimi de değişmiştir. Endüstri devriminden önce, sıradan halkın çoğunluğu, "geçimlik tarım" denilen bir hayat biçimiyle yaşamaktaydı. Yani, aileler, ortak bir şekilde arazilerde çalışıyor ve kendilerine yetecek kadar tarımsal üretim yapıyordu. Belli bir fazlalık çıkıyordu fakat bu günümüze kıyasla oldukça düşüktü ve vergi olarak alınmaktaydı.
Endüstriyel devrim öncesinde gerçekleşen İngiliz Tarım Devrimi'yle bu durum değişmiştir. Bu devrimle beraber tarımsal üretim artmıştır. İlginç bir şekilde, bu devrime yol açan sebeplerden birisi olarak, "kapatma" denilen bir süreç gösterilmektedir. Bu süreçte, köylülerin kullandığı ortak araziler lordlar tarafından özel mülk haline getirilmiştir.
Kapitalizmin doğuş yeri olan Avrupa'nın tarihi, tarihsel koşulları anlamak açısından önemlidir. Maaşlı işçilik çıkana kadar, köylülerin çoğu, feodalizm altında serf olarak yaşamaktaydı. Serflik sistemi, araziyle beraber alıp satılan, bir tip kölelik anlamına gelmektedir. Serfler bu araziyi işlemekle ve sahipleri de onlara belli bir hayat standardı sunmakla yükümlüydü. Zamanla beraber, seflik, yerini maaşlı işçiliğe bırakmıştır. Bu bariz bir iyileştirmedir fakat günümüzde bile, işçilerinin çoğunun, ürettikleri üründen elde ettikleri kâr ve onun üstünde sahip oldukları hak hala düşüktür.

Kapitalizmin Sorunları

1) Gelir ve Servet Eşitsizliği
Kapitalizmin önde gelen eleştirilerinden birisi, bu sistemin yarattığı gelir ve servet eşitsizliğidir. Gelir, belli bir zaman diliminde kazanılan paraya denir. Servet ise mal, para ve hisse olarak toplam birikmiş miktardır. Aşağıdaki grafiklere bakılınca, servet eşitsizliğinin ne kadar büyük bir boyutta olduğu görülecektir.
https://preview.redd.it/imkpp6bgtmt51.jpg?width=634&format=pjpg&auto=webp&s=7280c3075e9a94648e5daa940ece2ed9bc8ff7b4
https://preview.redd.it/ihjxeifhtmt51.jpg?width=634&format=pjpg&auto=webp&s=3c040d7b5917288d41c237ef3da5cc7ed8352207
https://preview.redd.it/ojn4iqbitmt51.jpg?width=634&format=pjpg&auto=webp&s=06c768a20e80c6f8fa52b902d33d18d7b2650ab4
Son grafik, güncel kapitalizmdeki bir trendi, yani servete sahip kitlenin sayı olarak küçülmesini fakat daha küçük bu kitlenin daha çok servete sahip olmasını göstermektedir.
Bütün bu verilerin yanısıra, gelir eşitsizliğinin tarihsel olarak azaldığına dair veriler de mevcuttur. Bu veriler, küresel olarak ortalama gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYH) değişiminden gelmektedir. GSYH bu konuda bir pusula olabilmektedir fakat onun da içerdiği sorunlar vardır. Ülkenin ortalamasını aldığı için, ülkedeki gelir eşitsizliklerini yansıtmamaktadır. Yani, bir ülkenin sıradan halkının geliri aynı kalsa ama sadece zenginleri zenginleşse bile, GSYH armaktadır. Gerçeklikte bu kadar uç örneklere pek rastlanmaz ama pratikte, ortalama vatandaşın gelirini olduğundan fazla göstermektedir.
Gelir eşitsizliğinin azaldığına dair diğer bir kanıt, GİNİ katsayısı araştırmalarından gelmektedir. GİNİ katsayısı, bir ülkedeki gelir eşitsizliğini ölçen matematiksel bir araçtır. 0 değerine ne kadar yakınsa, gelir eşitsizliği o kadar azdır. 1'e ne kadar yakınsa, gelir eşitsizliği o kadar fazladır.
https://preview.redd.it/k211ej6ktmt51.png?width=460&format=png&auto=webp&s=6fb0432dbfe90250ff6f627ef57feac6cfe221e7
Yukarıdaki grafikte, mutlak ve göreli olarak, küresel GİNİ katsayısı değişimi verilmektedir. Göreli ve mutlak GİNİ katsayısı farkı şöyle açıklanabilir. Bir ülkede bir kişinin 10 dolar geliri, diğerinin 1 dolar geliri olduğunu varsayalım. Zamanla 1 dolar geliri olanın geliri 8 dolara çıkıyor, 10 doları olanın da 80 dolara çıkıyor. Bu durumda, mutlak GİNİ katsayısı artmış fakat göreli GİNİ katsayısı aynı kalmıştır çünkü aralarındaki oransal fark aynıdır. Yukarıda görüldüğü üzere, zengin kesimin geliri göreli olarak düşmüş ama mutlak olarak artmıştır.
Bütün bu veriler bir arada ele alındığında, bize şunu söylemektedir. Geçmişe oranla, gelir eşitsizliği daha düşüktür fakat servet farkı hala varlığını korumaktadır. Aşırı derecede yüksek servete sahip kitle gittikçe küçülmekte ve bu küçülen kitlenin biriktirdiği servet artmaktadır. Uluslararası Gelir ve Servet Araştırmaları Birliği, "servet dağılımının, gelirinkinden çok daha eşitsiz" olduğunu söylemiştir.
Bu eşitsizliği belki de en iyi anlatan verilerden birisi, kronik olarak yetersiz beslenen insan sayısıdır. Günümüzde 10 milyar insanı beslemeye yetecek kadar yiyecek üretilmektedir fakat 820 milyon kişi hala kronik olarak yetersiz beslenmektedir. 2 milyar insan, güvenli, besleyici ve yeterli gıdaya ulaşamamaktadır. Yani, orta veya yüksek derecede gıda güvenliği sorunu çekmektedirler. Üretim değil, dağılım ve sosyal adalet sorunu vardır.
2) Ekolojik Yıkım ve İklim Değişikliği
Kapitalizmin diğer bir büyük sorunu, yarattığı ekolojik yıkımdır. Çok da geriye gitmeye gerek yok.1970'den beri, dünyadaki omurgalı hayvanların populasyonları ortalama olarak %60 oranında küçülmüştür. Bu, kirletme, istila, avlanma, küresel ısınma vb. sebeplerle gerçekleşmiştir. Bu, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş şiddette bir doğa yıkımıdır.
Örneğin, biyolojik çeşitlilik açısından oldukça öneme sahip mercanları ele alalım. Küresel olarak baktığımızda, yüzyıl sonuna kadar mercan resiflerinin %70-90'ının yok olması şu an kaçınılmaz. Gidişata dur demezsek, tamamı yok olacak. Şimdiden, Sri Lanka'daki mercan resiflerinin %90'ı öldüğü görülmektedir. Eğer böyle devam ederse, kalan %10'un da 10 yıl içerisinde öleceği düşünülüyor.
2019'da, Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Servisleri Bilim-Politikası Platformu (IPBES) tarafından Birleşmiş Milletler'e sunulan kritik bir raporda, insanlık tarihinde görülmemiş bir hızda tür yok oluşu ve hasarı gerçekleştiği belirtilmiştir.
Rapora göre,
- Karasal alanların %75'i ve su alanlarının %66'ı insan eliyle, ciddi derecede değiştirilmiş.
- Böcekler de dahil, dünyada toplam 8 milyon hayvan ve bitki türü yaşamaktadır. Bunların 1 milyonu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Pek çoğu birkaç on yıl içerisinde tükenme tehlikesi altında.
- Tür tükenişi, son 10 milyon yılın ortalamasına kıyasla, 10 ile 100 kat arası bir hızda gerçekleşiyor ve bu hız gittikçe artıyor.
- Amfibilerin %40'ından fazlası tükenme tehdidiyle karşı karşıya.
- Karasal habitatların sağlamlığı, habitat kaybı ve hasarı sebebiyle, %30 oranında düşmüş.
- Karasal ve uçmayan memelilerin %47'si ve kuşların %23'ünün dağılımı, çoktan iklim değişikliğinden olumsuz etkilenmiş olabilir.
2018'de çıkan bir araştırma, okyanuslardaki oksijen açısından ölü bölgelerin 4 kat, düşük oksijen bölgelerinin de 10 kat arttığını göstermiştir (1950’ye oranla). Bu bölgeler, Kuzey Amerika veya Afrika kıtasından daha büyük bir alan kaplıyor.
Ekolojik yıkımın oldukça önemli bir parçası da iklim değişikliğidir. 2018 senesinde Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC), B.M.'ye sunduğu tarihi bir raporda, iklim değişikliğinin 1.5 derecenin üstüne çıkmasını önlemek için dönüm noktasında olduğumuz belirtildi. Rapora göre, eğer ısınma 2.0 dereceye çıkarsa, dünya üzerindeki etkileri çok daha ciddi olacak. Şiddetli kuraklıklar, yüksek derecede sıcaklık ve milyonlarca kişiyi etkileyecek seller, olacaklardan sadece bazıları.
Bilim insanları iklim değişikliği konusunda on yıllardır uyarılar yapıyor fakat bunlar, politikacılar ve halk tarafından yeterince ciddiye alınmadı. Şu an bile, yeterince alınmıyor. Bu, bir tesadüf sonucu gerçekleşmiş bir şey değil. Elbette, uzun vadeli riskleri değerlendirme konusunda insanların genel olarak kötü olduğu söylenmektedir. Lakin, aynı zamanda kapitalistlerin yaptığı propaganda da var.
Dünyanın en büyük petrol devi olan ExxonMobil şirketi, geçmişte, küresel ısınma hakkında kendi araştırmalarını yaptırıyordu. Bu araştırmalardan çıkan bulgularla, 1982’de bir rapor hazırlandı ve o zamanki adıyla Exxon yöneticilerine sunuldu. Buna göre, endüstri o zamanki haliyle devam ederse, 2020’de CO2 miktarı 400-420 ppm’e (part per milyon; milyon başı parçacık) ulaşacaktı. Şu an 410 civarındayız ve 420’ye gittikçe yaklaşıyoruz. Bunun 2020’de yaklaşık 1 derece bir ısınmaya yol açacağı da gösterilmişti. Yani ne yaptıklarını ve sonuçlarının ne olacağını biliyorlardı.
https://preview.redd.it/xevnurhptmt51.jpg?width=873&format=pjpg&auto=webp&s=346035faa10857ed5bd700278ba7a91b9728e035
Peki Exxon bunu görünce ne yaptı? ABD meclisinde “lobi” hareketine başladı. Yani siyasilerin düşüncelerini değiştirmek için onlara “bağış” yaptı. Başka bir deyişle, yasal rüşvet verdi. Bunun dışında, medyada satın aldığı kişiler aracılığıyla iklim değişikliğini abartı veya komplo teorisi diye insanlara yedirmeye çalıştı. Mevcut ABD başkanı Trump, iklim değişimine inanmıyor. Bunu birden fazla kez belirtti.
ExxonMobile bu konuda yalnız değil. Amerika Petrol Enstitüsü’nün 1980’de yaptığı bir toplantıdan şu notlar var..pdf)
https://preview.redd.it/nnms2ujqtmt51.jpg?width=662&format=pjpg&auto=webp&s=c9a8b14d5da8a1b788902ada6400337952b6a26d
2038 yılında, CO2 dolayısıyla küresel ortalamanın 2.5 derece artacağını söylüyor. Son kısmı birebir çevireceğim.
“1 derece artış (2005): Zar zor fark edilebilir
2.5 derece artış (2038): Büyük ekonomik sonuçlar, güçlü bölgesel bağlılık
5 derece artış (2067): Küresel felaket etkileri”
Burada kullandıkları tahminler, Exxon’unkiler kadar doğru değil. Buna rağmen, işin özü aynı kalıyor. Bu adamlar ne yaptıklarını biliyorlardı. Hatta ilk iklim değişikliği araştırmalarını yaptıranlardan birisi Exxon’dur. Ancak bu bilgiyle iyi bir şey yapacaklarına, aksi yönde lobi yapmayı seçtiler.
Şirketlerin PR kampanyalarına ve "yeşil" gözükme çabalarına rağmen, bu durum hala devam ediyor. Oxford Üniversitesi’nin de parçası olduğu, 12 Kasım’da yayımlanan bir araştırmaya göre, enerji firmalarının büyük bir çoğunluğu iklim değişikliğiyle ilgili koyulan hedeflere uymayı planlamıyor. Firmaların sadece %20’si, küresel sıcaklıkların artmasını önlemek için koyulan net sıfır CO2 salınımı ihtiyacını açıkça benimsiyor. En önemlisi, 132 firma içinden sadece 13 tanesi (%10), araştırma anı itibariyle net sıfır hedefine yönelik taahhütte bulundu. Başka bir deyişle, enerji sektöründeki en büyük firmaların sadece %10’u net sıfır salınım için bağlayıcı bir şey yapacaklarını söylüyor.
Şirketlerin diğer bir kozu, iklim değişikliği, ekolojik yıkım gibi konularda kişisel sorumluluğa yaptıkları vurgudur. Petrol devi BP firması, dikkati kendi sorumluluklarından başka yöne çekmek için, kişisel karbon ayakizi reklamlarına yüz milyonlarca dolar dökmüştür. Firmalar bilerek, odağı kişisel sorumluluğa kaydırmaya çalışmaktadır.
3) Büyüme ve Tüketim
Günümüzdeki şu kriz anında, hem akademide hem de politikada krizi yavaşlatma uğruna alınan önlemlerin yarardan çok zarar vereceğini söyleyenler olmuştur. Türkiye, ABD ve İngiltere’nin üçü de bu sebeple karantina önlemlerini geç almaya başlamıştırlar ve şu an bu yüzden bunun bedelini ödüyorlar. ABD Başkanı Trump “Çare, hastalıktan kötü olamaz,” demiştir. Bunu, ekonomik büyümenin refahla el ele gittiği mantığıyla söylemiştir. Oysa pek çok araştırma bunun böyle olmadığını göstermektedir. 2017 senesi, tarihteki en yüksek milyarder artışını görmüştür. İki günde bir, yeni bir milyarder oluşmuştur. Lakin o sene üretilen servetin %82’si en tepedeki %1’e gitmiştir ve en alttaki %50’ye hiçbir şey gitmemiştir.
https://preview.redd.it/kq4boezrtmt51.png?width=904&format=png&auto=webp&s=db41a09ad7085af6e51ff44db22cc59a2fc85107
Yukarıda gördüğümüz örüntünün aynısını eğitimde de görmekteyiz. Finlandiya, ABD’den %23 daha düşük kişi başı GSYH’ye sahip olmasına rağmen, dünyadaki en iyi eğitim sistemlerinden birisine sahiptir. Estonya, ABD’den %66 daha az kişi başı GSYH’ye sahip olmasına rağmen, yine en iyilerinden birisidir. Polonya, ABD’den %77 daha düşük kişi başı GSHY’si olmasına rağmen, yine ABD’yi geçiyor.
Bütün bunların sebebi nedir? Cevap oldukça basit: bu ülkeler eğitime ve sağlığa yatırım yapmışlardır.
Büyümenin doğrudan hayat kalitesine yansımaması, kazanılan paranın büyük miktarının doğrudan zenginlerin cebine gitmesinden kaynaklanmaktadır. Bütün bunlara rağmen, büyümenin, yani kapitalist dünyada "ilerlemenin" ölçütü hala GSYH'dir.
Büyümeyle ve ekolojik tahribatla ilişkili diğer bir mevzu, yaşadığımız tüketim toplumudur. Endüstri devrimi sonrasında ve özellikle 20. yüzyılda, aşırı miktar üretim gerçekleşmiştir. Kapitalist üreticiler bunu arz gereği satmak istemiş fakat piyasadan yeterli bir talep çıkmamıştır. Buna yanıt olarak, planlı eskime ve reklam yoluyla, çok daha fazla tüketen ve talep eden bir toplum yaratılmıştır. Reklamın gücü küçümsenmemeli. ABD’li sosyologların yaptığı bir araştırmaya göre, reklam masraflarının ürün tüketimine doğrudan etkisi vardır. 2010 senesinde reklam masrafları, bütün dünyada toplam 400 milyar dolardı. 2019 senesinde bu 560 milyar dolara çıktı ve artmaya devam ediyor.
Bir örnek olarak, 1900'dan 1989'a, ABD'nin nüfusu 3 kat ama kaynakların tüketimi 17 kat artmıştır. Bir araştırmaya göre, beyaz eşyalar eskisine göre daha kısa ömürlere sahiptirler. Başka bir örnek olarak, sürekli olarak akıllı telefon veya dizüstü bilgisayar almak verilebilir. Özellikle akıllı telefonların ömrü kısa oluyor ve insanlara hemen her sene ‘bir üst modele’ geçmeleri için koşullama yapılıyor. Bu konuda, ABD’de Apple’a eski telefonları özellikle yavaşlattığı için bir dava bile açıldı. Buna yönelik olarak kullanıcılara toplamda 500 milyon dolar ödemesi kararlaştırıldı. Daha önce Fransa hükümeti de benzer bir hüküm vermişti. Tüketim toplumunun diğer bir örneği, çok hızlı bir şekilde ‘modası geçen’ giysilerdir.
Aşırı tüketim ve büyüme birbiriyle ilişkilidir. İlerlemeye tekabül ettiği düşünülen büyüme, GSYH ile ölçüldüğü için, bu kadar üretimin ve tüketimin yarattığı etkiler gözardı edilmektedir. Toplumsal eşitsizlik bir kenara itilir. Ekolojik tahribat ve iklim krizi gibi konulara göz çevrilir, hatta onlar bastırılır. İnsanlar yüksek miktarda tüketim yapmaya koşullanır ve bu kaynak tüketiminin yarattığı tahribat dikkat alınmaz. Bu sebeple, GSYH'ye pek çok alternatif önerilmiştir. Lakin kapitalist dünya bu önerileri dinlememiştir.
4) Son
Yukarıda anlatılanlar, kapitalist sistemin yarattığı sorunların kısa bir özetidir. Özetle, gelir ve servet eşitsizliği, ekolojik tahribat ve iklim değişikliği, büyüme fetişi ve aşırı tüketim, günümüz kapitalizminin en büyük sorunlarıdır.
Ekleme: Neoliberal politikalar hakkında yazdıklarım, tekrar gözden geçirmem gerektiğini düşündüğüm için çıkarılmıştır. Merak edenler, neoliberalizmin neden eleştiri hedefi olduğuna kendileri bakabilirler.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.10.10 16:22 Candid_Creme_9640 pasifiklife su arıtma cihazı

Su Arıtma Cihazı Tavsiyeleri

Su arıtma cihazları piyasada birbirinden farklı modellerle ve birbirlerinden farklı özelliklerde bulunabiliyor. Su arıtma cihazı tavsiye ederken bunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Üreticiler tüketicilerin isteklerine ve ihtiyaçlarına göre su arıtma cihazlarının özelliklerini ve işlevlerini şekillendiriyorlar. Piyasada bütün ihtiyaçlara göre su arıtma cihazı bulabilmek mümkün. bu ihtiyaçlara göre su arıtma cihazı tavsiye lerimizi aşağıda bulabilirsiniz.

Teknolojiyi Sevenler

📷Teknolojiyi seven ve yenilikçi insanlar için tasarlanmış cihazlardan olan Ravent smart özellikleriyle dikkatleri üzerine çekiyor. Kendini teknolojik aletlerle şımartmayı seven insanlar için üretilen Ravent Smart teknik özellikleriyle şaşırtırken kalitesiyle güven veriyor. Teknolojik oyuncaklara ilgi duyan ve alacağı ürünün diğer ürünlerden daha fazla özelliği olmasını isteyenlerin tercih ettiği Smart akıllı su arıtma cihazı kaliteli yapısıyla da tercih sebebi oluyor. işte ravent su arıtma cihazının avantajları.
Ravent Cool modelinin teknik özellikleri

Ürüne Buradan Göz Atabilirsiniz

Şıklığa önem Verenler

📷Şıklığa önem veren insanlar için şık cihazlar üreten Alkalix tasarımıyla öne çıkan cihazlarla müşterilerinin gönlünü kazanıyor. Kendisi gibi su arıtma cihazının da şık olmasını isteyenler için özel olarak su arıtma cihazları tasarlayan Alkalix malzeme kalitesinden de geri kalmıyor. cihazlarını son teknoloji fabrikalarda kaliteli bir şekilde üreten Alkalix şirketinin temel gayelerinden biri güzel tasarlanmış su arıtma cihazlarıyla evinizi süslemek. İşte Alkalix firmasının avantajları.
Alkalix su arıtma cihazının teknik özellikleri.

Ürüne Buradan Göz Atabilirsiniz

Dayanıklılığa önem verenler

📷Dayanıklı ve güvenilir cihazlar üreten Ravent şirketinin Cool modeliyle sağlam su arıtma cihazlı almak isteyenlerin gönlünü kazanıyor. Malzeme kalitesi, dayanıklılığı ve filtre kalitesiyle öne çıkan Ravent Cool heybetli duruşuyla da kullanıcılarına güven vermekte. Su arıtma cihazım da benim gibi sağlam olsun diyenler için üretildiği gayet açıl olan Ravent Cool satış rakamlarıyla da şaşırtıyor. işte Ravent cool ‘un avantajları.
Ravent cool modelinin teknik özellikleri.

Ürüne Buradan Göz Atabilirsiniz

Kompak Su Arıtma Cihazı Tavsiyeleri

📷Benim mutfağım minik ben kompak bir su arıtma cihazı almak istiyorum diyenlerin tercihi olan Express Water kompak yapısıyla kolay taşınabilir olan Express Water su arıtma cihazı kalitesiyle de göz dolduruyor. işte Express Water su arıtma cihazı almak için bir kaç neden
Express Water su arıtma cihazının teknik özelliklerine de aşağıda yer verdik.

Ürüne Buradan Göz Atabilirsiniz

Su Arıtma Cihazı Tavsiye

su arıtma cihazı tavsiye lerimiz kaliteli ve uygun fiyatlıdır. su arıtma cihazı tavsiyle ederken kullanıcıların ne istediğini bilmek önemli ve bu isteklere uygun su arıtma cihazlarını tavsiye etmek daha önemli. 10 yıldır bu işin içerisinde olmam bana bu konularda tecrübe ve bilgi kazandırdı. Bende bu bilgiyi ve tecrübeyi sizlere su arıtma cihazı tavsiye ederken kullandım. su arıtma cihazı tavsiye su arıtma cihazı tavsiyesu arıtma cihazı tavsiye su arıtma cihazı tavsiye ederken kullandım.
Sosyal Medya
submitted by Candid_Creme_9640 to u/Candid_Creme_9640 [link] [comments]